30 Ocak 2014 Perşembe

Arturo Ui'nin Önlenemez Tırmanışı

Bertolt Brecht'in 1941 yılında yazdığı "Arturo Ui'nin Önlenebilir Tırmanışı", epik tiyatronun en önemli örneklerinden biri. Oyun, adından da anlaşılabileceği gibi Arturo Ui’nin dillere destan yükselişini anlatır. Peki kimdir bu Arturo Ui? Bir gangster mi, bir kahraman mı? Yükselmek için her yolu deneyen bir politikacı mı? Her yaptığı yanına ve cebine kar kalan bir işadamı mı? Yoksa yalnızca bir maceracı mı? Ne fark eder? Çünkü Arturo Ui bir kişi değil, O yalnızca bir çerçeve!



Brecht'in savaş döneminde yazdığı anti-faşist oyunda, Hitler'in iktidara yürüyüş öyküsü ile ünlü Chicago'lu gangster Al Capone'un öyküsü örtüştürülmüş. Oyunda, iktidar ve sermayenin günübirlik çıkarlar adına, yasaları çiğneyerek işbirliği yaptığında; ülke siyasetinin, toplumsal düzenin onarılmaz ve geri dönülemez bir baskı rejimine dönüşebileceği gerçeği anlatılıyor.



Kısaca özetleyecek olursam; Oyun, 1. Dünya Savaşı’nın ardından, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı döneminde geçiyor. Dürüstlüğüyle tanınan bir Belediye Başkanı, büyük şirketlerin çıkar savaşında oyuna gelerek suçlu durumuna düşüyor ve yargılanıyor. Başkan, bu durumdan aklanmak için çete lideri Arturo Ui ile işbirliği yapıyor ve bunun sonucunda Arturo Ui başkanı tehdit ederek, kendi suçlarına ortak ederek hızla büyüyor! Bir sömürü çarkı oluşturuyor ve karanlık ilişkiler, karanlık iş ve oyunlarla ülke çöküşün eşiğine geliyor...











Yazının en başında Arturo Ui'nin aslında bir çerçeve olduğundan bahsetmiştim. O, büyük ve küçük çıkarların yan yana gelmesiyle oluşan bir resim çerçevesi. Çerçevenin içindeki resimler değişebilir, ki yıllardır görüyoruz isimler değişti de. Dün değişti bugün değişiyor ve yarın da değişecek. Tıpkı insanlık tarihi boyunca dünyanın başına bela olan pek çok resim gibi. Hitler mesela; kim diyebilir ki ya da hanginiz diyebilirsiniz ki Hitler olmasaydı onca yıkım, kıyım olmazdı. Emin olun o olmasaydı da o çerçeve boş kalmazdı. İşte bu yüzden Brecht'in de dediği gibi;

"Kişilerin yoktur bir önemi
Çerçevelerdir var eden o dönemi."
Alın işte; yan yana koyduk iki hikayeyi
Ama siz de görün resmi değil
Onu içine alan çerçeveyi"












Brecht'in eserlerini ve epik tiyatroyu çok seven biri olarak senaryoyu en ön plana koyuyorum ve mükemmel yazıldığını özellikle vurgulamak istiyorum. Ancak oyunculara ayrı bir parantez açmak istiyorum! Sekiz oyuncunun yaklaşık otuz altı farklı kişiyi dönüşümlü bir şekilde oynadığı, müziklerin yine oyuncular tarafından, akapella (insan sesi) ile yapıldığı, Epik Tiyatro'nun özüne uygun, çağdaş bir yorumla sahneye koyulan bu oyunla, seyirciye, baş döndürücü bir tempo ve coşkuyla, eğlenceli bir biçimle, alışılagelmişin dışında bir tiyatro deneyimi sunuluyor. Tiyatro Adam'ı ve oyuncuları teker teker tebrik ediyorum! Eğer bu oyuna denk gelirseniz kesinlikle kaçırmayın; denk gelmeseniz de kesinlikle zamanınızı uydurun derim. Arturo Ui'nin Önlenemez Tırmanışı sizi çok başka yerlere sürükleyecek, etkisini uzun süre üzerinizde hissedeceksiniz! Herkese şimdiden iyi seyirler...

28 Ocak 2014 Salı

Yeni Türkü ile Yılların Özlemini Giderdik

Farklı müziği ve kendine has yorumuyla yıllardır severek dinlediğimiz Yeni Türkü'nün, “BKM Pazartesi Konserleri” kapsamında Beşiktaş Kültür Merkezi’nde sahne alacağını öğrendiğimizde konserde yerimi aldık. Yıllar geçtikçe değerini daha da anladığımız şarkıları ile Yeni Türkü, yine müzikal kalitesi yüksek bir performans sergiledi. Derya Köroğlu ve ekibi, orkestradaki zengin vurmalı çalgılar, kanun ve ud ile yakaladığı armonik uyumu dinlemek için salonu dolduranlara eşsiz bir müzik ziyafeti sundu. Grup, efsane olmuş “Vira Vira”, “Aşk Yeniden”, “Maskeli Balo”, “Günebakan”, “Fırtına”, “Telli Telli” ve daha pek çok unutulmaz parçadan oluşan repertuarları ile sevenlerine müzik ziyafeti verdi.



Yeni Türkü solisti Derya Köroğlu grubun en sevilen parçalarından biri olan ‘Günebakan’ ile açılış yaptı. Sevenlerinin hep bir ağızdan eşlik ettiği parçaları seslendiren ekip, 2012 yılında çıkardıkları son albümleri ‘Şimdi ve Sonra’dan parçalarla da her zamanki gibi büyük beğeni topladılar. Sözleri Yılmaz Erdoğan’a ait olan ‘Ankara’ adlı parçayı seslendirmeden önce, sanatçıyı anan ve bu güzel şiiri bestelediklerini anlatan Derya Köroğlu, ‘Ankara’dan devam ediyoruz’ diyerek şarkının hikayesini sevenleriyle paylaştı.












Yeni Türkü’nün efsaneleşen birçok parçasında olduğu gibi sözleri Murathan Mungan’a ait olan ‘Olmasa Mektubun’ adlı parçasına baştan sona sevenleri de eşlik etti. Türk edebiyatının usta isimlerinden Can Yücel’in imzasını taşıyan ‘Yeşilmişik’ adlı parçayı seslendirmeden önce üstadı anan Derya Köroğlu, konser esnasında sevenleriyle paylaştığı hikayelerle samimi bir atmosfer yarattı. Seyircinin yoğun isteği üzerine üç kez bis yapan grup unutulmayan “Başka Türlü Bir Şey” ve “Dönmek” parçalarını seslendirdiler. Grup, konseri sözleri Murathan Mungan’a, bestesi Derya Köroğlu’na ait olan ‘Göç Yolları’ adlı parçalarıyla sonlandırdı. Tüm şarkıları birlikte söyledik ve inanılmaz stres attık. Siz de hem nostalji yapmak hem de keyifli bir akşam geçirmek isterseniz yakın zamanda bir Yeni Türkü konserine gidin derim ;) Herkese iyi seyirler...

27 Ocak 2014 Pazartesi

Siz de Kolayca Mum Yapabilirsiniz!

Geçen hafta blog dünyasından tanıştığım bir arkadaşım "Kendi mumunu kendin yapmak ister misin?" diyerek beni mum yapım workshop'ına çağırdı. Cumartesi sabahı üşenmedim ve Kartal'dan kalkıp Horizon Mum'un Güneşli'deki ofsine mum yapmaya gittim :) Dükkanda ve atölyede birbirinden farklı o kadar çok mum vardı ki çalışmaya başlamadan önce hepimiz kendimizi kaybettik, uzun uzun mumları inceledik :) İncelememiz bittikten sonra Engin hocamızın anlatımıyla mum yapımına başladık.












Mum yapmak aslında kolay bir iş ancak püf noktalarına dikkat etmek gerekiyor. Mumun ham maddesi parafin ancak bununla bitmiyor tabii ki! Parafin dışında sterik asit, fitil, kalıp, boya ve eritme kabı gerekiyor. Püf noktalar tam da bu noktada devreye giriyor. Örneğin; kullanacağınız parafindeki yağ oranı önemli çünkü kullanacağınız kaba göre seçmek gerekiyor. Cam kapla plastik kapta kullanılacak parafinler farklı. Hiç yağ olmazsa bu kez de mumu yakamazsınız. Diğer olmazsa olmaz malzememiz de sterik asit. Doğru oranda konulduğunda is olmuyor ki kimse is yapan mum istemez herhalde :) 











Bunların haricinde parafini eriteceğiniz sıcaklığın derecesi de çok önemli, bir kalıp için derece ortalama 80 civarında olmalı. Parafininizi evde çaydanlıkta bile eritebilirsiniz. Mumu kokulu yapmak isterseniz 3-4 damla esans dökmeniz yeterli, çok fazla dökmemeye dikkat edin çünkü bu isi artıracaktır. Son olarak parafini içine dökeceğiniz kaplar ya alttan delikli olabiliyor yada kapalı kap olabilir. Kapalı kaplarla çalışmak bana daha kolay geldi çünkü diğerinde fitili alttan yerleştirip tığ ile düzeltmeniz ve düzgün bir şekilde tutturmanız gerekiyor. Biraz zor gibi...Kapalı kapta ise hazır kesilmiş fitili yerleştirip parafini üzerine döküyorsunuz. 











Mumun soğuması için 2-3 saatlik bir süre gerekiyor. Yaptıktan sonra bir kenara bırakın, o kendi kendine soğusun :) Mum yapmanın detaylı ama zevkli bir uğraşı olduğunu söyleyebilirim. Düz mum yapmak yerine kumlar, deniz kabukları vb ürünler alarak mumunuzu kişiselleştirebilirsiniz. Mum yapmayı detaylı olarak öğrenmek isteyen varsa Horizon Mum'un Güneşli'deki atölyesinde Cumartesi günleri mum yapım eğitimi veriliyor. Son olarak tüm bilgiler için Engin hocamıza teşekkür ediyorum :) Herkese iyi eğlenceler...

25 Ocak 2014 Cumartesi

Şenlikli Limonata'dan İçtiğinize Pişman Olmayacaksınız!

Yarım Elma dizisinden beri Günay Karacaoğlu'nu severim, fırsat buldukça oyunlarını da izlemeye çalışıyorum. Fırsat sitelerinden birinde "Şenlikli Limonata" biletlerini görünce kaçırmak istemedim ve biletleri aldım. Özellikle bu sezonun oyunlarında dekorları kıyasladıkça dekorun önemini; performansı ne kadar etkilediğini ve oyunu seyirciye geçirmeye nasıl yardımcı olduğuna iyice tanık oluyorum. Şenlikli Limonata'nın da kırmızılar içinde, oldukça "şenlikli" bir dekoru var gerçekten! Perde açıldığı anda gözleriniz kamaşıyor :) Siyahla beyaz kadar farklı iki insanın; bir hayat kadını ile zengin bir iş adamının kara mizah ilişkisi üzerinden, zenginin, fakirin, çirkinin, güzelin, bütün karşıtlıkların tek bir potada eridiği hayatlarımıza etkili bir ayna tutan “Şenlikli Limonata" da hem gülüp hem de düşüneceksiniz...



Oyunun başlangıcında, Oxford mezunu, zengin ve snob bir iş adamını canlandıran Fırat Doğruloğlu'nu lüks bir otel odasında telefonda konuşurken görüyoruz. Ertesi gün Frankfurt'ta toplantısı olan bu yoğun iş adamı tam uyumaya hazırlanırken sarı plastik saçları, deri şortu ve tuhaf yürüyüşüyle, kamçısı ve termosuyla bir kadın kendini odaya atıyor. Odada kalan saten pijamalı adam şoka uğramakla birlikte, ilk dakikalarda anlaşılıyor ki, kadın yanlış günde doğru odaya gelmiş. Adam kadını kovuyor ama kadının pek gitmeye niyeti yok! Gidersin, gitmezsin derken aralarında bir sohbet başlıyor. Termostaki ‘bira, cin, votka, baileys, viski’ eklenmiş "şenlikli" limonata da eşlik edince bu sohbete, zıt ikili giderek yakınlaşıyor. Öyle fiziksel bir yakınlaşma değil bu; birbirlerinin dünyasını keşfetmeye başlıyorlar.











“Fitnat Yengesi”nin cümlelerini sıkı sıkıya ezberlemiş, çok yaşayıp çok görmüş, rahat, keskin çizgileri olmayan bir kadın ile yalnız, sert köşeleri olan, çocukluğundan beri çizilmiş sınırlarının dışına çıkmayan bir erkeğin kahkaha dolu diyalogları arasında; hayattan farklı yaralar almış ikilinin sarsıcı replikleri seyirciyi buruk bir tatla baş başa bırakıyor...İkilinin şenlikli limonatalarını yudumlayıp sohbeti koyulttukları arkadaşlıkları giderek dostluk kıvamına geliyor. Adam,  sahiciliği,  ‘hayatın sesi’ni  seviyor kadında; kadın ise o snob iş adamının içinden çıkan incinmiş erkek çocuğunu. Birbirlerinden bir sürü şey öğreniyorlar...











İçinde bulunduğumuz şu yoğun ve koşturmacalı hayatta bir nefes almak ve biraz gülümsemek isterseniz  "Şenlikli Limonata"yı mutlaka izleyin derim! Hem oyunculuk, hem hikayesi hem de dekor sizi içine alacak ve vaktin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız ;) Herkese şimdiden iyi seyirler...

24 Ocak 2014 Cuma

Brecht'ten Bir Başyapıt: Kafkas Tebeşir Dairesi

Aralık ayında prömiyeri yapılan Bertolt Brecht'in kaleme aldığı Kafkas Tebeşir Dairesi' Ocak ayı boyunca Zorlu Center Performans Sahnesi'nde oynanıyor. Biz de bu fırsatla sezonun en iddialı oyunlarından biri olarak gösterilen Kafkas Tebeşir Dairesi'ni izlemek için Zorlu'nun yolunu tuttuk. Bertolt Brecht’in 1944 yılında yazdığı Kafkas Tebeşir Dairesi, insanlık temasını işleyerek dil, din, ırk, mezhep ayrımı gözetmeden dünya insanına seçenek yaşama biçimi sunuyor ve bir insanlık mücadelesinin iç yüzüne iniyor. Evrensel bir nitelik taşıyan; iyilik, dürüstlük, özveri, mülkiyet gibi “insanlık değerlerinin”, çok farklı karşılıklar bulabildiği bir masaldan hareket eden Kafkas Tebeşir Dairesi  'Bir çocuğu doğuran mı annesidir, yoksa onu yetiştiren mi?' sorusuna cevap bulmaya çalışıyor.



Oyunun akışından kısaca bahsedersek; Perde, bir sarayın içerisinde açılıyor. Görünüşte bebeğinin üzerine titreyen prenses, kocası ayaklanmada öldürüldükten sonra sarayı terk ederken, hangi giysilerini yanına alacağını düşünmekten çocuğunu yanına almayı unutuyor! Ağlama sesinin üzerine çocuğu gören hizmetçi Gruşa çocuğu çıkan yangından kurtarıp yanına alıyor ve uzak köydeki kardeşinin yanına gidiyor. İsyan bastırılıp başkente döndüğünde ise eski gücüne kavuşan prenses, saraya dönmesinin tek yolu olan çocuğunu geri almak için mahkemeye başvurur.











Davaya bakacak olan hakim, keskin zekası ve konuşma yeteneğiyle idamdan dönen aç gözlü eski bir hırsız. Şimdi de en çok kim para verirse ondan yana işleyen bir "adalet sistemi" uyguluyor. Prenses parasıyla, Gruşa da sevgisiyle bu çocuğun gerçek annesi olduklarını kanıtlamak zorunda kalıyor. Brecht, aslında bu oyunuyla toprağın tapulu sahibine mi, yoksa onu en yararlı biçimde işleyen kişiye mi ait olduğunu tartışıyor. Bunu da, bir çocuğun, kendisini zor zamanlarda terk eden gerçek annesine mi, yoksa onu alıp her türlü güçlüğe göğüs gererek büyüten kadına mı ait olması gerektiğini tartışan ´tebeşir dairesi´ deneyi ile yapıyor.











Oyunun finalinde, çocuk ortaya tebeşirle çizilen dairenin içine bırakılıyor. Hakim Azdac kadınlara çocuğu çekmelerini ve çocuk kimde kalırsa onun olacağını söylüyor. Gruşa ve Prenses aynı anda iki kolundan çocuğu çekmeye başlıyorlar. Kısa süre sonra prenses çocuğu kendine çekmeyi başarıyor. Yargıç Azdak, çocuğun prenseste kalması gerektiğine hükmediyor. Gruşa yenilgiyi kabul etmeyip, ağlıyor. Bunun üzerine Azdak; "Madem çocuğu bu kadar çok istiyordun, niye gücünü sonuna dek kullanmadın?" diye soruyor. Gruşa'nın cevabı "Çok sert çekip, kolunu mu kırsaydım?" oluyor. Bu hassas durumda Azdak´ın kararı sizce ne oluyor?



Baş rollerini Songül Öden ve Levent Ülgen'in paylaştığı oyunla harika bir akşam geçirdik. 11 kişilik oyuncu kadrosu, beş kişilik orkestrasıyla oyun hiç bitmesin istiyorsunuz! Özellikle Akasya Durağı'ndan tanıdığımız Levent Ülgen oyunuyla devleşiyor. Songül Öden'in bu oyun için bir süre kafkas dansı eğitimi aldığını da belirtmeden geçmek istemiyorum. Sadri Alışık Tiyatrosu tarafından sahneye konan oyunu siz de kaçırmayın ve mutlaka izleyin derim. Herkese iyi seyirler ;)

23 Ocak 2014 Perşembe

Nazım Hikmet'in Kaleminden: Yolcu

En yakın arkadaşlarımdan birinin davetiyle kendimi bir anda Şehir Tiyatroları'nın yeni oyunu Yolcu'nun prömiyerinde buldum. Oyunun ilk gösterimi olduğu için tüm tiyatro camiası oradaydı, oldukça kalabalık bir ilk gösterim oldu. Nazım Hikmet'in yazdığı 'Yolcu' oyunu bu sezonda Kadıköy Haldun Taner Sahnesi'nde sergilenmek üzere programa alınmış. 



Oyunun konusunu şöyle özetleyebilirim; Kurtuluş Savaşı döneminde geçen oyun, devrilen telgraf direği sonrası dış dünya ile bağları kopan tren istasyonunda yaşananları anlatırken, bireylerin ülkede olan bitene karşı duyarsız, ilgisiz kalışlarını işliyor. Oyun Nazım Hikmet'in o yıllarda yakından gözlediği insan ilişkileri ve toplumsal ortam adına, hem Kurtuluş Savaşı'na kısa bir bakış sunuyor hem de her dönemde yaşanan umursamazlıkla buluşan insan yaklaşımının eleştirisini yapıyor.











İstasyon Şefi, karısı ve makasçının yalnızlıkları, iletişimsizlikleri ve karşılığı olmayan kuşkucu bakışlarının biçimlediği süreç, "Atlı"nın gelmesiyle değişirken, dünyayı daha geniş bir bakış açısıyla anlamanın önemi vurgulanıyor. Aslında yaşama farklı ve yeniden bakmayı sağlayan bu değişim, oyundaki kişiler için yeni bir "kurtuluş" sunuyor. Oyunda; Bahtiyar Engin, Gün Koper, Mehmet Avdan, Aslıhan Kandemir rolleri paylaşıyor.



Oyunun konusu ve derinliği yukarıda anlattığım gibi ancak 1.5 saat aralıksız devam eden oyunda açıkçası biz biraz sıkıldık. Şöyle ki oyunun neredeyse 1 saati İstasyon Şefi'nin, karısıyla makasçı arasındaki münasebeti anlayabilmesi üzerine kurulu! Dolayısıyla sahneler hiç akmıyor, diyalogsuz boş aralıklar var. Oldum olası hareketli oyunları seven biri olarak hep bir şeyler gelecek umuduyla bekledim ama olmadı ne yazık ki! Son sözümü dekor için söylemek istiyorum: son dönemde gördüğüm en canlı, en iyi dekorlardan biriydi. Perde açıldı ve harika bir dekor ile karşılaştık, fırtına, tipi, her yer kar, kara kış, uğultular, kurt ulumaları, iki katlı ahşap bir ev, yanan bir soba, gaz lambaları ve eski bir çok eşya...Oyun bir kaç hafta daha gösterimde kalacak, özellikle priskolojik oyun severlere tavsiye ederim. Herkese iyi seyirler...

22 Ocak 2014 Çarşamba

Lezzeti Doğallığında, Keyfi Kolaylığında

Ocak ayının başında Ayfrost'tan Mutfak Sanatları Akademisi'nde bir workshop için mail alınca yıl benim için çok keyifli başladı. Doğrusunu söylemek gerekirse Ayfrost'u daha önce hiç duymamıştım ve dondurulmuş ürünlere karşı da genel olarak biraz mesafeliyimdir ancak yeni ürünleri denemeyi seven biri olarak Ayfrost'u da denemek istedim. Workshop'ımız, MSA Şefi Hakan Şen'in, hazırlayacağımız menüyü anlatması ile başladı. Hazırlık aşaması diğerlerine göre daha uzun olduğu için ilk önce vişne soslu limonlu cheesecake'i yaptık. Cheesecake için gerekli olan ürünler MSA yetkililerince ölçülü bir şekilde hazırlanıp herkesin masalarına bırakılmıştı. Cheesecake yapımının zor olduğunu düşündüğüm için biraz korkmuştum başlarken ama hem kolay, hem de oldukça zevkliymiş :) Şefimizin anlatımıyla hep birlikte cheesecake'imizi hazırlayıp fırına verdik. Tarifi isteyen, merak eden varsa mail atabilirsiniz, size ayrıca yazarım :)













Sıra geldi barbunya yapmaya :) Ayfrost'un ürünlerinden biri olan kutuyu açınca altta gördüğünüz gibi içinden ayıklanmış ve hazırlanmış olarak birer paket barbunya, havuçla soğan karışımı ve domates çıktı. Genelde dondurulmuş ürünleri bilirsiniz; tek tek farklı paketler almanız gerekir veya hazır paketler de istediğiniz gibi olmaz. Bu paketteyse her şey önceden düşünülmüş! Özellikle çalışan kadınlar için oldukça kullanışlı ve pratik. Tek yapmanız gereken tencereye zeytin yağını koyup soğanları kavurarak yemeği yapmaya başlamak. Soğanlar hazırlandıktan sonra yine aynı paketten çıkan doğranmış domateslerle beraber barbunyayı ilave edip kavurmaya devam. Sonrasında da suyunu ilave ettiniz mi mi işlem tamamdır :) Eminim daha önce hiç bu kadar kolay barbunya yapmamışsınızdır :)












Mönümüzde sıradaki yemek Karidesli ve Kum Midyeli Risotto. Midye ve karidesleri yine Ayfrost'un ürünlerinden kullandık. Biri risotto yapmak, cheesecake yapmaktan daha zor deseydi bu workshop'a kadar hayatta inanmazdım! Neyseki çalışmayı ekip arkadaşımızla birlikte yaptık :) Ben pirinçleri önceden hazırlanmış tavuk suyuyla pişirirken yan taraftaki ocakta da arkadaşım karides ve midyeyi pişirdi. Beyaz şarapla hazırlanan risotto'yu yerken ellerimizi de yedik diyebilirim :P



















Son olarak fırında Palamut hazırladık. Normalde balık sevmeyen ben bu pratik paketi ve yağlı kağıt ile fırında yapılınca kokmadığını görünce evde de pişirmeye başladım :) Paketin içinden palamutun dışında ayrı ayrı paketlerde, biber, domates ve soğan da çıkıyor. Palamutu yağlı fırın kağıdının üzerine koyup üzerine tuz serpip zeytin yağını da gezdirdikten sonra paketten çıkan dondurulmuş soğan biber karışımını döküp yine yağlı kağıt ile üzerini kapatıp fırına koyduk ve sonrasında afiyetle yedik :)



















Bu kadar pratik ürünlerle ben de yemek yaparım dediğiniz duyar gibiyim :) Merak edenlere Ayfrost ürünlerini Migros ve Makro'larda bulabilirsiniz. 3 saat süren workshop sonucunda mis gibi yemeklerimizi şefimiz eşliğinde hazırladıktan sonra sertifikalarımızı da aldık :) Bu güzel akşam ve lezzetli workshop için başta Ayfrost'a; sonrasında da MSA'ya ve Şefimiz Hakan Şen'e çok teşekkür ediyorum :) Herkese lezzetli günler diliyorum ;)

16 Ocak 2014 Perşembe

Kültürünü Konuştur: Polonya!

En sevdiğim müzelerden biri olan Pera Müzesi'nin daveti üzerine bugün Kültürünü Konuştur: Polonya kitabının lansmanındaydım. 2014 yılı içerisinde Polonya ile ortak sergiler de açacak olan Pera Müzesi bu vesile ile kitabın tanıtımına ev sahipliği yaptı. 

Türkiye-Polonya diplomatik ilişkilerinin 600. yıl dönümü kapsamında hazırlanan Kültürünü Konuştur: Polonya, Polonya kültürü üzerine kapsamlı bir rehber kitap. Polonya kültürüne giriş niteliğindeki bu rehber, gezginlere, iş adamlarına ve sanatseverler için olduğu kadar, okurların Polonya kültürü hakkında detaylı bilgi edinmelerini amaçlıyor.

Kültürünü Konuştur: Polonya, bir ülkenin kültürüne yakından bakmak için tasarlandı; hedef, bu kitabı okuyanların, bu kültürü gerçek anlamda kavrayabilmeleri, araştırmaları ve geliştirmelerine yardımcı olmaktı.
Ticaret turizm ve göçler sayesinde dünya küçülüyor – ama ulusal kültürün ve ulusal kimliğin önemi sanki yine de büyüyor.



Bir ülkenin –bu ister kendi ülkeniz, isterse yabancı bir ülke olsun- kültürü hakkındaki bilginizi ve görgünüzü artırarak, insanları ve nasıl yaşadıklarını gerçek anlamda kavrayabilirsiniz.
Her şekliyle kültürden söz ediyoruz burada: Bir ülkeye ruhunu veren yaratıcı sanatlar kadar, günlük yaşamın kültürü de buna dahil.

Kültürünü Konuştur: Polonya, Polonya’yı ve Polonyalıları biçimlendirmiş olan kültürel şahsiyetleri ve olayları ortaya koyuyor. Fryderik Chopin’den Roman Polanski’ye kadar önemli yazarların, sanatçıların, bestecilerin ve yönetmenlerin hepsi ele alınıyor. Her biri Polonya tarihinin karmaşık bağlamına yerleştiriliyor – Rönesans şiirinin altın çağından devrimci “punk” günlerine kadar. Yaşayan kültür, yani inançlar, adetler ve tavırlar da ele alınıyor, böylece Polonyalıların nasıl düşündüğü, nasıl hareket ettiğine dair önemli ipuçları sunuluyor.
Kültürünü Konuştur: Polonya, rehberlerin ve dil kitaplarının yanında yer buluyor kendine, yalnızca eğlenceli bir okuma deneyimi sunmakla kalmıyor, Polonya’nın bugünkü kültürünü ve mirasını anlamak için benzersiz bir araç işlevi görüyor.

12 Ocak 2014 Pazar

Brunch Serisine Devam - 7

Ataköy Marina Hardal Restaurant

Bütün hafta çalıştınız ve yoruldunuz. Hafta sonu geldiğinde en özlediğiniz şey ne olur? Tabii ki keyifli ve lezzetli bir kahvaltı! Bugünkü yazımda özellikle çalışan kesimin en önemli aktivitelerinden biri haline gelen Pazar brunch mekanlarını yazmaya devam ediyorum. Pazar günü öğlene kadar devam eden bir kahvaltı, Pazartesi sendromunu da hafifletiyor bence ;) Bu pazar biz de aynı şekilde arkadaşlarla nerede buluşsak da güzeeel bir brunch yapsak diye düşünürken gruptan Ataköy Marina'daki Hardal Restaurant önerisi geldi. Sadece pazar günleri açık büfe brunch seçeneği olan mekanı bu vesile ile denemeye karar verdik.



Hardal Ataköy Marina’da, organik ürünlerin de yer aldığı brunch mönüsü sizi baştan çıkarabilir. Açık büfe brunch’ta birbirinden lezzetli köy peynirleri, restoranın kendi fırınından çıkan taptaze ekmek seçenekleri, börek, simit ve poğaça çeşitlerinin yanı sıra, organik bal, kaymak ve reçel çeşitleri bulunuyor. Kahvaltının ardından zeytinyağlı ve tatlı büfesinden kendinizi alamayacağınız alternatiflerle beraber taze sebze ve meyvelerin de sunulduğu brunch mönüsüyle 10.00-14.00 saatleri arasında siz de bu lezzete ortak olabilirsiniz.












Kısaca çeşitlere göz atacak olursak; Peynir çeşitleri olarak: Ezine inek peyniri, otlu peynir, eski kaşar, taze kaşar, keçi peyniri, tulum peyniri; Şarküteri çeşitlerinden: salam, tavuk jambon, dana jambon; klasik olarak yeşil ve siyah zeytin; sarma, kızartma, taze fasülye vb. çeşitlerden oluşan zeytinyağlı büfesi, tereyağı, bal, kaymak, reçel, Nutella, haşlanmış yumurta, çeşit çeşit ekmek ve poğaçaların dışında sıcak büfesinde; sigara böreği, sosis, menemen, pilav, misket köfte, döner vb. bulunuyordu.












Tek dikkatimi çeken ve tuhafıma giden şey domates ve salatalık'ın büfede yer almayıp servis elemanları tarafından getirilip ortaya bırakılmasıydı. Sürekli istemek Türk kültüründe olmadığı için kalabalık masalarda negatif bir durum. Mekana büfede yer olmadığı için yapıldığını düşündüğüm bu uygulamayı değiştirmesini öneririm. Bir de yine özellikle son dönemde nedenini anlamadığım bir şekilde mekanların teker teker iptal ettiği omlet durumu. Paysage da olduğu gibi burada da omlet yapılmıyordu. Aslında bu tarz açık büfelerin olduğu brunch'ların içinde omlet kesinlikle olmalı. Artı özellik olarak ise bir çok yerde olmayan taze sıkılmış portakal suyu menüye dahildi, bu duruma inanılmaz mutlu oldum :)












Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse Hardal son dönemde gittiğim brunch mekanları arasında tartışmasız en iyisiydi. Çeşit az gibi görünse de özellikle malzemelerin kalitesinden hiç ödün vermemişler. Bu konuda da şunu söyleyebilirim ki abartı sayıda çeşit yazan restaurantlar var, bunların yarısı çöp oluyor çünkü kaliteden ödün verilmiş oluyor. Hardal'daki tüm çeşitleri gönül rahatlığıyla yiyebilirsiniz. Ataköy Marina dışında Asmalımescit, Nişantaşı ve Caddebostan'da da şubesi olan Hardal Restaurant’lar, haftanın 7 günü 09:00 – 02:00 saatleri arasında misafirlerini ağırlıyor ancak unutmayın ki brunch sadece Pazar günleri var. Herkese şimdiden afiyet olsun ;)