29 Şubat 2012 Çarşamba

Unutulmaya Yüz Tutmuş Alışkanlıklar

Seksenler

Son dönemde TRT'de yayınlanan bir dizi diğer tüm kanalları geride bıraktı. Seksenler'in yayınlandığı akşam twitter resmen yıkılıyor ve trend topic oluyor. Seksenler dizisinin başrollerinde Rasim Öztekin, Özlem Türkad, Yasemin Çonka, Şoray Uzun, Ayşe Tolga, İlker Ayrık, Pelin Akil, Serhat Kılıç ve Vural Çelik rol alıyor.

Dizi, Türkiye’nin 1980’lerin başından günümüze değin geçen 32 yıllık geçmişini ve değişimin hikayesini anlatıyor. Gelişmelerin, klasik bir Türk ailesi üzerindeki etkilerini göstermeyi hedefleyen bir dönem sitcom’u olan dizide sosyal hayattaki değişimin, hayatımıza giren yeniliklerin bizleri nasıl etkilendiği eğlenceli bir şekilde gözler önüne seriliyor.




Seksenler dizisi bize kaybettiğimiz insani değerleri yeni nesillere tekrar kazandırmak amacıyla geçmişe yapılmış eğlenceli bir yolculuk gibi. Dizinin, o yılları yaşamış olanlar kadar yaşamamış olan gençlerin ve çocukların da ilgisini çektiği görülüyor.

Yeni nesil çocuklar sobayı, merdaneli makineyi, pul yapıştırıp yolladığımız mektupları, anket defterlerini, siyah önlükleri, kolalı yakaları, sokaklarda koşturarak sürdüğümüz telli arabaları, misket dolu torbaları ilk defa bu dizide görecekler.















Bu yazıyı ne zmandır yazacaktım ama bir türlü sıra gelmedi. En sonunda yazmama vesile olan, bugün elime geçen 80'ler t-shirt'üm :) Mint Production benim de bir seksenler hayranı olduğumu duymuş ve bana sağda gördüğünüz t-shirt'ü göndermiş :) Hem yazıyı yazmama vesile oldukları için hem de t-shirt için onlara çok teşekkür ediyorum. Hala 80'ler izlememiş olanlar varsa bir göz atmalarını öneriyorum ;) Dizi her salı saat 19:50'de TRT'de yayınlanıyor. Hepinize iyi seyirler diliyorum...



25 Şubat 2012 Cumartesi

Ece Sükan Benim Bloguma Yakışan Sony VAIO'yu Seçti... Sıra Sende!


Sony, en renkli VAIO serisi için Ece Sükan'la güzel bir işe imza attı. Ünlü moda ikonu Ece Sükan, benim bloguma yakışacak olan rengi belirledi. Blogları tek tek inceleyen Ece Sükan içerik, tasarım ve duruşa göre 6 farklı rengi olan Sony VAIO içinden bana beyaz VAIO'yu seçti.

sony-vaio


Ayrıca Facebook üzerinde yapılmış özel bir aplikasyonla Ece Sükan profil fotoğraflarını inceliyor ve sana yakışan Sony VAIO'yu belirliyor. Sen de fotoğrafa tıklayarak Facebook üzerinden VAIO kazanma şansı yakalayabilirsin…

Bir bumads advertorial içeriğidir.

24 Şubat 2012 Cuma

Antep Mutfağı

Baklavanın Adresi: Gaziantep

Sadece baklava mı? Gaziantep'te yiyecek o kadar çok şey var ki, hafta sonu gezimizde 2 kilo alıp öyle döndük :) Hafta sonu gezimiz Urfa ile başlamıştı ki onu diğer yazılarımda anlatmıştım. Urfa'yı gezdiğimiz günün gecesinde otelimizi Antep'te ayarladığımız için Antep'e döndük. Geceyi otelde geçirdikten sonra sabah kahvaltımızı da geleneksel bir kahvaltı olması umuduyla otelde aldık ama maalesef beklediğimiz gibi çıkmadı. Biraz atıştırdıktan sonra beyran çorba içmeyi düşündük. Çorba içecek yer ararken öğrendik ki beyran çorba sadece sabahları bulunuyormuş! Çorbayı içemeden turumuza devam etmek zorunda kaldık :(











İlk durağımız İmam Çağdaş kebap ve baklavacı oldu. Antep'e gitmeden önce adını o kadar duymuştuk ki denemek için sabırsızlanıyorduk. Bir de daha önce Antep'e giden arkadaşlarımız saat 4'ten sonra baklava kalmadığını anlatmıştı. Biz de bu lezzetten mahrum kalmak istemediğimiz için rotamızı saat erken olmasına rağmen İmam Çağdaş'a çevirdik. Baklavanın tadını anlatmak yetmez, kesin yemeniz lazım! Bol bol bol fıstıklı, çıtır çıtır, içinde tereyağı olmasına rağmen ağır olmayan bir baklava yedik. İstanbul'daki yakınlarımızı da bu lezzetten mahrum etmedik tabii ki ve eve kutu kutu baklavayla döndük :)











Bütün gün Antep'in tarihi güzelliklerini gezip gördükten sonra kurt gibi acıktık ve buraya kadar gelmişken yuvalama yemeden dönülmez deyip yerel yemekleri Gaziantep'te en iyi yapan yer olan Gaziantep Sofrası'na gittik. Aklınızda olsun, Gaziantep Sofrası tam merkezde değil, Kırkayak parkının hemen yanında. Merkezden bir 10 dakika yürümeniz gerekiyor. Birer porsiyon yuvalama, birer lahmacun ve ortaya gavur dağı salatası istedik. Yuvalama geldiğinde porsiyonun büyüklüğü karşısında şaşkınlığımızı gizleyemedik ama o kadar güzeldi ki sonuna kadar yedik :) Yuvalama, nohutlu, yoğurtla yapılan sulu bir Antep yemeği. Yapılması o kadar zahmetli ki, Emine Göğüş yemek müzesinde ekrandan yapılışını gösteriyorlar :) Yemesi de bir o kadar zevkli diyebilirim ama size rahatlıkla ;)










Antep'te yediğim lahmacunun Urfa'dakinden daha lezzetli olduğunu söylesem şaşırır mısınız? Lahmacun o kadar lezzetliydi ki patlayacak durumda olmamıza rağmen acaba bir tane daha mı yesek diye uzun uzun düşündük! Gavur dağı salatasında ise daha önceki Urfa yazımda anlattığım gibi yine salatadan çok nar ekşisi ile ilgilendim. Döndükten sonra Antep veya Urfa'dan ev yapımı nar ekşisi almadığıma ne kadar pişman olduğumu anlatamam. İstanbul'da ne kadar otantik bir yerden alırsanız alın bir eksiklik var gibi, doğal tat gelmiyor.











Gaziantep Sofrası'nı rahatlıkla sizlere tavsiye edebilirim. Yöresel yemekleri ağız tadıyla yiyebileceğiniz bir yer. Hem fiyatı uygun hem de servis gayet hızlı. İstanbul'a dönmeden katmer yemek istedik ama katmerin de sabah erken saatlerde çıktığını ve akşama kalmadığını öğrenince resmen yıkıldık. Gaziantep kazan biz kepçe şeklinde katmerci aramaya başladık :) En nihayetinde bulduk ta ama sabahtan kalan olduğu için bayattı ve tadı hiç güzel değildi, şekerlenmiş gibiydi. Anteplilerin katmeri sabah kahvaltıda ılık sütle birlikte yediğini duyunca çok şaşırdım. Bu kadar ağır bir şey sabah kahvaltıda nasıl yiyorlar diye düşündüm ama her yörenin kendine has bir özelliği var; Urfalılar da kahvaltıda ciğer yiyordu :)

Gaziantep'e gittiğinizde yemeden dönmemeniz gerekenleri sıralayacak olursak; baklava, katmer, beyran çorba, lahmacun, gavur dağı salatası, kebap, yuvalama ve ekşili köfteyi sayabilirim. Hepsini yiyin, hiç pişman olmayacaksınız :) Tatilden eve döndüğünüzde tartıda 1-2 kilo fazla çıkabilirsiniz ama olsun, bu lezzetleri denemeye değer ;) Unutmadan, antep fıstığı almadan dönmeyin sakın. Şimdiden hepinize afiyet olsun...



21 Şubat 2012 Salı

Kartalkaya'yı Ateşleyenler


Hayalin bir dağın tepesine karlarla kaplı olsa da ateşle iz bırakmak kadar zor bir şey olsa bile peşini bırakma. Önce hayal eder, sonra o hayale inanırsın; nasıl yapabileceğini tasarlar ve denersin, yılmadan. Yeterince denersen, neden olmasın?

Onlar tam da bunu yaptı. Karlarla kaplı Kartalkaya’nın zirvesine ateşle iz bırakabileceklerine inandılar. Burn, sadece ihtiyaç duydukları cesaret ve enerji desteğini sağlayarak bir hayali ateşledi. Onlar da tutkularının peşinde yola çıktılar. Boardlarını hazırladılar, pompalarla modifiye ettiler, rampalarını kurdular ve kaydılar. Olmadı, baştan aldılar, onları amaçlarına ulaştıracak şartları gerçekleştirmeyi başarana kadar, tekrar tekrar.




Ve 3. gün de bitip gece yarısı olduğunda Kartalkaya’da istedikleri ateşi yakmayı başardılar. Çektikleri videoyla da ‘İçindeki kıvılcım nasıl kocaman bir ateşe dönüşür’ü hepimize gösterdiler. Tutku ve cesaretle yanmayacak ateş yoktu, inandık. Burn, gençleri tutkularından başka bir şeye kulak asmadan, istediklerini alana kadar denemeye, vazgeçmeden denemeye çağırıyor. Tutkuları cesaretle besleyen kocaman bir ateş yakmak için Burn gençleri ateşlemeye devam edecek.

İçindeki kıvılcımı farket ve büyüt. Burn ateşler.

http://www.facebook.com/BurnTurkiye

Bir bumads advertorial içeriğidir.

18 Şubat 2012 Cumartesi

Padişahlar Kenti

Urfa Gezisi

Güneydoğu Anadolu turumuzun ilk ayağı olan Urfa'daki gezimize, uçağımız sabah çok erken olduğu için kahvaltıyla başladık (kahvaltıyı Urfa Mutfağı yazımda uzun uzun anlatmıştım). Eski adı Küçük Hacı Mustafa Hacıkamiloğlu Konağı olan ve 19. yy'ın 2. yarısında inşa edilen Cevahir Konuk Evi'ndeki kahvaltımızın ardından şehirdeki gezintimize başladık. İlk durağımız Cevahir Konuk Evi'nin hemen karşısında yer alan Selahaddin Eyyübi Camii oldu. 










Yeniyol'daki bu caminin yerinde, daha önce 457yılında yaptırılan Aziz Youhanna (Vaftizci Yahya) Kilisesi bulunuyormuş. Selahattin Eyyubi döneminde yapı kısa bir süre cami olarak kullanılmış. XIX yüzyılın ortalarında ise burada bulunan eski kilisenin üzerine bugünkü yapı inşa edilmiş. Yapı uzun yıllar harap durumda kalmış ancak 28 Mayıs 1993’te onarımı yapılarak ibadete açılmış. Caminin yapı malzemesi kesme taş olup, caminin yapımında bazilika plan üslubu açıkça görülebiliyor. Yapının üzerindeki pencerelerin kenarlarında kiliseden kalan yarım sütunlar ve birbirlerine dolanmış ejder kabartmaları bulunuyor.











Balıklı Göl'e doğru ilerlerken, önce tarihi çarşılardan gümrük Han'ı ve Bedesten'i gezmeye karar verdik. Gümrük Hanı (sağdaki resim), Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1563 yılında Urfa Sancakbeyi Halhallı Behram Paşa tarafından yaptırılmış. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde "Yetmiş Hanı" olarak anılan Gümrük Hanı, Şanlıurfa'daki hanların en güzel ve anıtsal örneklerindendir. Dış cepheleri kaplayan iki renkli kesme taşlardan dolayı “Alaca Han” adıyla da bilinir. İki katlı bu hanın üst katındaki odalarda terziler çalışmakta, avlusunda ise çayhaneler bulunuyor. Gümrük Hanı'a bitişik olarak 1562 yılında inşa edilen kapalı çarşı şeklindeki Bedesten düzgün kesme taşlardan yapılmış. Şanlıurfa Bedesteni Anadolu'da otantik değerini yitirmeyen ender çarşılardandır.
















Urfa'yı gezince neden padişahlar kenti dendiğini anladık. Şehrin insanı kendine çeken, gizemli bir havası var ve aynı zamanda da büyüleyici! Özellikle Balıklı Göl çevresindeki tarihi bölge insanı kendine hayran bırakıyor. Balıklı Göl'ün girişindeki tabelada tarihi yarımada ayrıntılı bir şekilde anlatılmış. Gezeceğimiz yerleri buradan belirleyerek rotamızı çizdik ve Balıklı Göl'den başlamaya karar verdik. Balıklı Göl, Şanlıurfa şehir merkezinde yer alan ve İbrahim Peygamberin ateşe atıldığında düştüğü yer olarak bilinen,  kutsal balıkları ve çevrelerindeki tarihi eserler ile Şanlıurfa'nın en çok ziyaretçi çeken yerlerinden biri.











Halil-ür Rahman ya da yaygın adıyla Balıklı Göl'ün efsanesine gelince; Üç büyük dinin de tanıdığı İbrahim Peygamber, inanışlara göre bu topraklarda doğmuş. Bir gün baş kâhin, Kral Nemrut'a gelir ve o yıl doğacak bir çocuğun putperestliği ortadan kaldıracağını ve kendisini öldüreceğini söyler. Bunun üzerine kral, o yıl doğacak bütün erkek çocukların öldürülmesini emreder. Nemrut'un askerlerinden olan Azer, karısı Nuna Hatun hamile olduğundan, onu kale yakınlarındaki bir mağaraya gizler.











Nuna Hatun, oğlu İbrahim'i doğurduktan sonra, onu mağarada bırakarak eşinin yanına döner. Bir rivayete göre Hazreti İbrahim kendi baş parmağını emer ve parmağından gelen sütle beslenir, bir başka rivayete göre de bir ceylan onu emzirir. Büyüdüğünde babasının yanında yerini alır. Fakat onların inandığı putlara değil, dünyadaki her şeyin yaratıcısı olduğuna inandığı tek Tanrı'ya tapar. Bu uğurda babasının ve tabii ki Kral Nemrut'un da taptığı putları kırar. Nemrut bu olaya çok sinirlenir ve İbrahim’in öldürülmesini emreder. O gün ülkede yemek için dahi olsa ateş yakılması yasaklanır, bütün odunlar toplanır ve büyük bir ateş yakılır.











Hazreti İbrahim Urfa kalesinin burçlarında hazırlanan mancınığa konularak bugün Balıklı Göl'ün (Halil-ür Rahman Gölü de deniliyor) olduğu yere atılır. Bu sıra Tanrı buyruğuyla ateş suya, odunlar balığa dönüşür. Hazreti İbrahim ise Balıklı Göl’ün hemen yakınındaki gül bahçesine düşer. Yine bir rivayete göre sevgilisi olduğu söylenen (ya da Hz. İbrahim’e inanan tek kişi) ve aynı zaman kralın kızı olan Zeliha da kendini İbrahim Peygamber'in arkasından atar ve hemen Balıklı Göl’ün arkasında Ayn-ı Zeliha Gölü oluşur. Başka bir deyişe göre de, Ayn-ı Zeliha Gölü, arkasından ağlayan kral kızı Zeliha'nın gözyaşlarından doğmuştur.











Balıklı Göl'ün hemen yanında yer alan Halil'ür Rahman Külliyesi'nin ilk binası XIII.yüzyılda yapılmış, XVIII.-XIX.yüzyıllarda yeni yapıların eklenmesi ile külliye konumuna getirilmiş. Yapı topluluğu Halil’ür Rahman Camisi, Halil’ür Rahman Medresesi, Rıdvaniye Camisi, Rıdvaniye Medresesi ve hazire ile bütünleşerek bir külliye haline gelmiş. Külliyenin en eski yapısı gölün kuzey kıyısındaki Halil’ür Rahman Camisi’dir. Halk arasında bu camiye Döşeme Camisi veya Hz.İbrahim’in makamından ötürü Makam Camisi ismi de verilmiş. Şanlıurfa’daki en erken tarihli cami olarak nitelenen bu yapının Abbasi halifelerinden Me’mun tarafından yaptırıldığı ileri sürülürse de, minaresinin batı ve kuzey cephelerindeki kitabesinde h.608 (1211-1212) yılında Selahaddin-i Eyyubi’nin yeğeni El Melikü’l Eşref Muzafferüddin Musa tarafından yaptırıldığı yazılıdır. Bazı iddialara göre de bu caminin bulunduğu yerde eski bir kilise bulunuyormuş. Bu kilise, 504 yılında Meryem Ana Kilisesi olarak yapılmış.















Gezimize kaleye doğru yürüyerek devam ettik. Kaleye giderken yol üzerinde mağara kafeleri göreceksiniz. Bu kafeler eski mağaraların düzenlenip yenilenmesiyle oluşturulmuş. İçine girip baktığınızda gerçek bir mağarayla karşılaşıyorsunuz, şaşırmayın :) Yolumuza devam ettik ve dimdik bir yokuşu geçip Urfa Kale'sine vardık. Urfa Kalesi’nin M.Ö. 9500 yıllarına ait neolitik bir yerleşim höyüğü üzerine kurulduğu tahmin ediliyor. Kalenin üzerindeki korinth başlıklı iki sütun Edessa Karalı IX. MANU döneminde, M.S. 240-242 yılları arasında birer anıt sütun olarak yapılmış.










Doğudaki sütunun kente bakan yüzünün 3 metre yukarısındaki Süryanice kitabede: "Ben askeri komutan BARŞAMAŞ (Güneşin oğlu)'in oğlu AFTUHA. Bu sütunu ve üzerindeki heykeli veliaht Prens MANU kızı, kral MANU eşi, hanımefendim ve velinimetim kraliçe ŞALMETH için yaptım" yazılı. Kalenin sütün hariç diğer kısımları M.S. 814 yılında Abbasiler döneminde yeniden restore edilmiş. Urfa Kalesi’nin, üç tarafı kayadan oyma derin savunma hendeği ile çevrilii Urfa Kalesi’nde yapılacak bir arkeolojik kazıda M.Ö. 9500 yılından Osmanlı Dönemine birçok uygarlığa ait kültürel varlık ve bu uygarlıklara ait yapı kalıntılarının bulunacağı düşünülüyor.











Urfa'daki son durağımız Göbeklitepe oldu. Göbeklitepe, M.Ö. 10.000 yani günümüzden 12.000 yıl öncesine tarihlenen “Dünyanın En Eski Arkeolojik Tapınağı”. İlk kez 1963 yılında İstanbul ve Chicago Üniversitelerinin işbirliği ile keşfedilen Göbeklitepe’de ortaya çıkarılan ilginç buluntular arasında çöl varanı, sürüngen kabartmaları, ağzı açık ve dişleri korkunç bir şekilde betimlenen kurt kafaları, yaban domuzları, leylek, tilki, ceylan, yabani eşek, yılan, akrep, aslan örümcek ve kafası olmayan insan kabartması vb. ortaya çıkan bulgular 12.000 yıl önce yerleşik hayata geçen bu dönem insanının inançlarını yansıtan önemli bulguları oluşturuyor. Göbeklitepe'de kazılar hala devam ediyor. Umarım Zeugma gibi bir kısmı kaybedilmeden tez zamanda bütün tarihi eserler kaybolmadan ortaya çıkarılır.











Urfa turumuzun ve yazının sonuna geldik. Ben Urfa'yı çok beğendim ve herkese görmesini tavsiye ediyorum. Şehrin kendine has, farklı bir dokusu var ve bunu sokak aralarında dolaşırken bile hissedebiliyorsunuz. Çok uzak değil, uçakla sadece 1 saat. Bir haftasonunuzu Güneydoğu'ya ayırın, birçok yenilikle karşılacaksınız derim ;) Herkese iyi gezmeler şimdiden...


16 Şubat 2012 Perşembe

Bir Tarih Mozağiği

Antep Gezimizden Satırbaşları

Türkiye'ye döndüğümüzden beri yurt içi gezilerine ağırlık vermeyi düşünüyorduk. Nereden başlamalı sorusuna verdiğimiz cevaplarda Antep ilk sırada geliyordu. Hem yemeklerinden dolayı, hem Zeugma Müzesi'nden dolayı, hem de Urfa'ya geçmek kolay olduğu için yurt içi gezilerine Antep ile gezmeye karar verdik. Pegasus Havayolu'nun indirimli biletine denk gelince artık gitmenin zamanı geldi diye düşündük ve haftasonu için biletlerimizi aldık. Yola çıkma zamanı geldiğinde yiyeceklerimiz ve göreceklerimizden dolayı çok heyecanlıydık :)










Gezimizin ilk gününü Urfa'da geçirdik. İkinci günün sabahı erken saatlerde geceyi geçirdiğimiz, eski bir konak olan Zeynep Hanım Konağı'ndan çıkıp Antep'teki turumuza başladık. Gaziantep'in dar sokaklarında biraz yürüyüş yaptıktan sonra, ilk durağımız İmam Çağdaş oldu. Kahvaltımızı konakta yaptığımız için İmam Çağdaş'ta sadece baklava yiyebildik ama yemeklerin ayrıntılarını başka bir yazıda anlatıyor olacağım ;) İmam Çağdaş, tarihi bölgenin tam kalbinde yer alıyor bu yüzden oradan hemen yan taraftaki Zincirli Bedesten çarşısına geçtik. Zincirli bedesten Antep'teki en yeni çarşılardan biri. İçeriye girince de fark edeceksiniz zaten, pazar günü olduğu için sanırım pek kalabalık değildi. Bedesten Çarşısı, İstanbul'daki Mısır çarşısına ve Kapalıçarşı'ya benziyor. Burada, Antep ustalarının elinden çıkma her türlü ürünü bulabilirsiniz.










Çarsı'nın hemen karşısında Alaüddevle Camisi bulunuyor. Camiye, halk arasında Ali Dola Camii de deniliyormuş. Alaüddevle, Maraş'ta hakimiyet sürdüren Dulkadiroğlu Beyliği'nin son beyi. Caminin yapım tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber camiyi yaptıran Alaüddevle'nin, 1515 yılında vefat ettiği düşünülürse bu tarihten önce yaptırıldığı düşünülebilir. Sadece minaresi yıkılmadan günümüze ulaşabilen cami, 1901 yılında giriş yüzü siyah ve beyaz taşlardan tek kubbeli olarak yeniden yapılmış. Caminin mimarının Armenek, ustabaşının da Kirkor olduğu söyleniyor. Hıristiyan sanatında görülen kemer içindeki küçük sütunlu pencere ve üzerinde yuvarlak bir pencereden oluşan sistem burada da uygulanmış. Mihrabın üçgen bir alınlık içine alınması, yine kiliselerden alınma bir özellik. Ayrıca yan duvar pencerelerinin etraf silmelerinin büyük ebatta yapılmaları ve içerideki mihrap süslemeleri ise barok özellikleri ihtiva ediyor.












Bu bölgeden kaleye doğru ilerlediğimizde, önümüze Orhun abidelerinin imitasyonu olarak yapılmış anıtlar çıktı. Türk tarihinin ilk yazılı metinleri olarak kabul edilen Orhun Kitabeleri'nin bir benzeri Gaziantep Dokurcum Meydanı'nda ziyarete açılmış. Dokurcum Meydanı'ndaki heykeller; 3 adet abide ve 6 adet bilgilendirme levhasından oluşuyor. Dekoratif yazıtların yer aldığı ve duvarlara monte edilen levhalar hem Türkçe hem orijinal Göktürk yazılarını içeriyor. Yazıtların hemen karşısında tarihi 1640'lara dayanan Naib Hamamı'nı göreceksiniz. Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde sözü edilen Naib Hamamı, Osmanlı hamam geleneğini günümüze kadar taşıyan önemli bir tarihsel yapıdır. Yakın bir zamana kadar kullanılmasına rağmen 80 yıldır hiçbir onarım görmeyen hamam 2007'de restore edilmiş ve böylece Osmanlı hamam kültürünün korunup yaşatılmış. Tarihî hamam günümüzde kullanıma açık.









Hamamdan sonra rotamızı Kale'ye çevirdik. Gaziantep Kalesi, Türkiye’de ayakta kalabilen nadir kalelerden biri. Şehir merkezinde, Alleben Deresi’nin güney kenarında, yaklaşık 25-30 m. yükseklikteki bir tepenin üzerinde bulunan kalenin ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı hususunda kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte tarihinin günümüzden 6000 yıl geçmişe dayandığı tahmin ediliyor. Kalkolitik dönemde bir höyük üzerinde kurulduğu, M.S II-III yüzyıllarda ise kale ve çevresinde “Theban”isimli küçük bir kentin olduğu biliniyor. 











Kalenin içinde günümüzde Gaziantep Savunması ve Kahramanlık Müzesi bulunuyor. Müzeyi ziyaret edenler Gaziantep Kalesi girişindeki heykelleri izledikten sonra, iç avlunun altında kalan 200 metre uzunluğundaki galeriyi geziyor. Gaziantep Savunması Kahramanlık Panoraması Müzesi'nde, Antep halkının düşman işgali karşısında gösterdiği mücadele ve kahramanlık heykeller, kabartmalar, haritalar ve belgesel yardımı ile anlatılıyor.  Müzede 70 dolayında heykelin yanı sıra yüksek kabartmalı 50 rölyef, 135 tane de yüksek kabartma yüz bulunuyor. Bu yüzler, fotoğraflarına ulaşılan ve Antep harbine katılmış halkın ve subayların yüzlerinden oluşuyor. Ayrıca, müzedeki monitörler aracılığıyla ziyaretçilere, müzeyi "İstiklal Sevgisinin Abidesi Gaziantep Savunması Belgeseli" eşliğinde gezme olanağı sunuluyor.










Gaziantep Kalesi'nin karşısındaki Handan Bey Camisi 1647 yılında yapılmış. Halk arasında bu camiye Handaniye camisi de deniliyor. Antep’te yaşamış Erzincanlı beylerin en fakiri sayılan Handan Ağa tarafından yaptırılan cami, 1791 yılında yeniden yapılmış. Caminin daha sonraki onarımlarındaysa saraçhaneden alınan gelir kullanılmaya başlandı. Antep Savunması’nda cami ibadet yapılamayacak duruma gelmiş olsa da daha sonra tekrar bir onarım geçirerek bugünkü halini almıştır. 












Gezimizdeki bir sonraki durak Emine Göğüş yemek müzesi oldu. Gaziantep'te bir yemek müzesi olmasına siz de şaşırmadınız değil mi? :) Gaziantep'te 1905 yılında yapıldığı tahmin edilen ve 2007 yılında Gaziantep Büyükşehir Belediyesi tarafından restorasyonuna başlanılan Tarihi Göğüş Konağı, Emine Göğüş Mutfak Müzesi olarak hizmet veriyor. Gaziantep Kalesi'nin güneyinde bulunan Göğüş Konağı, tarihi dokunun içerisinde yer alıyor. 1905 yılında yapıldığı bilinen konak, Türkiye'nin ilk Turizm Bakanı olan  Ali İhsan Göğüş tarafından 2005 yılında Gaziantep Büyükşehir Belediyesi'ne bağışlanmış. Müzenin içinde Göğüş ailesinin ve Gaziantep'in ileri gelenlerinin bağışladığı yemekle ilgili tarihi eserler yer alıyor. Ayrıca Antep kültürünü tanıtmak adına bir tanıtım filmi yayınlanıyor. Bu filmde Antep yemeklerinin nasıl yapıldığı anlatılıyor.











Yine kale çevresindeki Kültür Yolu'nda ilerlerken Hışva Han'ı görebilirsiniz. Kalealtı'nda bulunan Hışva Hanı'nı Halep valiliği sırasında Lala Mustafa Paşa 1550 yılında yaptırmış. Han düzgün kesme taştan yapılmıştır. Tek katlı avlulu ve revaksız hanlar grubundan olan Hışva Han, günümüzde yapılan onarım ve eklerle tüm özelliğini yitirmiştir. 2007 yılından beri restore edilmesi beklenen Han için maalesef hiçbir şey yapılmamış ve yıkılmaya yüz tutmuş gibiydi :( Umarım en kısa sürede hak ettiği değeri bulur diyerek Zeugma'ya doğru yola devam ettik.









Gaziantep Arkeoloji müzesinin bitişiğinde yer alan Zeugma Mozaik Müzesi 23 Haziran 2005 tarihinde açıldı. Müze, Türkiye'deki en büyük Mozaik müzesidir. Eski ve yeni Müze binası bir galeriyle birbirine bağlanarak, Gaziantep ve çevresindeki taşınabilir kültür varlıklarının kronolojik sırayla sergilendiği, “kronolojik müze” olarak düzenlenmiş. Yeni binada, Zeugma kurtarma kazılarında bulunan 550m.2 mozaik, 120m.2 fresk ve heykeller teşhir ediliyor. Alt katta, Zeugma 2000 yılı kurtarma kazılarında meydana çıkarılan Poseidon ve Euphrates villalarının sütunlu avlusu, yemek odası, iç avlusu, mozaikleriyle, freskleriyle ve orijinal mimarisiyle birlikte sergileniyor. İkinci katta ise mozaikler ve mezar heykelleri teşhir ediliyor. Bu katın balkonundan, yeniden kurulan Poseidon villasının avlusundaki Poseidon mozaiği ve oturma odasındaki Perseus mozaiği üstten seyredilebiliyor. Ayrıca, bu salonda, Zeugma ve Gaziantep çevresiyle ilgili kısa filmler izleyebilirsiniz.











Pembe giysili Theonoe'nin resmi, ziyaretçilere hoş geldiniz dercesine Müze girişinin karşısındaki mozaikte duruyor. Bu mozaikte, Kointus Kalpornius. adlı mozaik sanatçısının adı da yer alır. Önünde, aşk ve ruhun yan yana resmedildiği Eros ve Pshyke mozaiği serilidir. Eros aşkı, Psykhe ise ruhu simgeler. Sağda bu mozaiklerin bulunduğu, villalarının maketi yer alıyor. Bu maketten, Zeugma evinin avlusu, sığ havuzları, çeşmeleri ve mozaikleri görülebiliyor. Ön salondan sağa doğru gezi yolu izlenildiğinde, solda duvara monte edilen “Dionysos'un Düğünü”' nün resmedildiği mozaik görülüyor. 1998 yılında Zeugma'da, teşhir edildiği salondan çalınan bu mozaikte, on iki adet figürden, günümüze sadece üç figür kalmış. Bu salondan ulaşılan Okeanos salonunda, nehir tanrılarının anne ve babası Okeanos ve Tethis'in resimlerinin olduğu mozaik ve geometrik desenli mozaikler yer alıyor.











İkinci katta, balkondan, Poseidon ve Perseus-Andromeda mozaiklerinin muhteşem görünümü seyredilerek, mozaiklerin büyüsüne dalabilirsiniz. Zeugma'nın sembolü olan ve ziyaretçileri baygın bakışlarıyla süzen Çingene kızının da bulunduğu salon da bu katta bulunuyor. Bu salondan, Akamenid-Pers, Hellenistik ve Kommagene ile özellikle Roma dönemine ait heykelcikler, cam eserler, kırmızı astarlı kaplar ve tıp aletlerin sergilendiği salona giriliyor. Zeugma kazılarında bulunan kaplar, heykelcikler, sikkeler, mühür baskıları ve bereket tanrıçası Demeter'in heykeli de burada sergileniyor.






















Zeugma Müzesi'ni hakkını vererek gezdikten sonra merkeze doğru gidip bir şeyler atıştırdık. Yemek sonrası, şehirden ayrılmadan önceki son durağımız kalenin yakınlarındaki Tarihi Kır Kahvesi oldu. Gaziantep Kalesi'nin altında bulunan Tarihi Kır Kahvesi'nin, Antep taşlarından imal edilmiş olup, renkli camları, bir kısmı korunan eski ahşap pencereleri, Antep nacarlığını yansıtan tavanı, oturum mekanlarındaki sandalyeleri, kürsüleri ve masa örtüleri ile geleneksel Gaziantep temasını yansıttığını görebilirsiniz. Bahçe girişindeki 140 yıllık dut ağacı ve 150 yıllık "Kumandan Çeşmesi" tarihi dokuyu size hissettiriyor. Burada Gaziantep'in yöresel kahvesini ve meyan şerbetini içebilirsiniz.









Böylece dolu dolu geçen Antep gezimizin sonuna gelmiş olduk. Görülmesi gereken en önemli yerleri görmenin de huzuru ve rahatlığıyla İstanbul'a doğru yola çıktık ancak kalbimizin bir kısmı burada kaldı desek yalan olmaz. Bir hafta sonunuzu mutlaka Antep'e ayırın ve bu doğal güzellikleri görün derim. Çok uzağınızda da değil, uçakla yalnızca 1 saat uzaklıkta! Sadece Zeugma için bile Gaziantep'e gitmeye değer diyerek yazıma son veriyorum. Hepinize şimdiden iyi tatiller ;)