22 Haziran 2011 Çarşamba

Hediyeleriiiiiimmmmm vaaaarrr :))

Siz de Katılın, Birbirinden Güzel Hediyelerden Birini Kazanın :)

Yazın en sonunda kendini gösterdiği şu günlerin coşkusuyla uzun zamandır sizlere sormak istediğim bir soruyu sonunda sorup cevap yazanlara hediye vermek istedim :) Benim için çok önemli olan bu cevaplar sonucu sizlerden gelecek geri bildirimlerle Blog'u daha iyi yerlere taşımayı amaçlıyorum.

Hediyeler 3 kişiye gidecek, ürünlerin çoğu yurt dışından alınmıştır: 1 kişiye Lancome yüz ve vücut bronzanı; 1 kişiye L'Oreal Professional Liss Ultime bakım seti, 1 kişiye de yine L'Oreal Professional'dan saç şekillendirici set hediye ediyorum. Kazananlar güle güle kullansınlar :)












Hediyelerimize biraz göz atacak olursak; Yukarıdaki resimde profesyonel makyözlerin de favorisi olan Lancome Autobronzan'ları görüyorsunuz. Lancome'u tanımayan ve ne kadar iyi bir marka olduğunu bilmeyen yoktur zaten sanırım :) Yazın şu günlerinde tatile veya solaryuma gidemeyenler için otobronzanlar kurtarıcı oluyor. 150 tl değerindeki bu seti kaçırmayın derim ;)







İkinci hediyem 120 tl değerinde olan ve yalnızca kuaförlerde satılan profesyonel bir ürün olan L'Oreal Professional' den sizler için seçtiğim Liss Ultime Reflexiıum parlaklık verici serum. Reflexium, saça parlaklık verir, hafiflik hissi yaratır, saçı yatıştırır ve besler. Gece bakımı yapan Polymer krem ise saçı neme karşı korumaya yardımcı olmak için saç telini kaplayıp saçı yumuşatır, dokusunu besler.








Son hediyem de yine L'Oreal Professional Volume Expand serisinden 120 tl değerindeki Nutritex saç kremi ve Mineral CA volum veren saç şekillendiricisi. Bu seri saçı ağırlaştırmadan volüm verirken aynı zamanda saçı yumuşatıyor.

Sorularım çok basit: 1- Blog'da en çok hangi yazıyı beğendiniz? ve nedenini en az 3 cümle ile anlatmanızı rica ediyorum. 2- Hangi konu ile ilgili daha çok yazı görmek istersiniz? (gezi, gurme,güzellikten istediğiniz birini seçmeniz gerekiyor ) Cevaplarınızı yorum kısmına yazmanız yeterli :)

Çekilişe katılabilmek için öncelikle Blog'a üye olmanız, sonrasında Facebook (3G: Gezi Gurme Güzellik )  ve twitter'dan (@gezigrmeguzellk) blog'u takip ediyor olmanız gerekiyor. Blog'u olanlar bloglarından da duyurursa çok sevinirim. Bayanlar kadar erkekler de katılıp bu güzel hediyeleri sevgililerine, eşlerine, annelerine veya arkadaşlarına hediye edebilirler :)

Son katılım tarihi: 17 Temmuz gecesi 23:59'dur. 18'inde çekilişi yapıp, hediyeleri en kısa sürede adreslere postalayacağım. Katılım malesef Türkiye sınırları içinde geçerlidir. Ancak yurt dışından katılmak isteyen olur ve yurt içinde bir posta adresi verirlerse onlar da katılabilirler ;)

Her türlü soru için bana mailimden ulaşabilirsiniz.

Son olarak Çekilişi haksızlık olmaması için random.org ile yapacağım. Mesajlara twitter ve facebook kullanıcı adınızı, bloglarınızı yazmayı unutmayın :) Ödülleri üç farklı kişi kazanacağı için şansınız çok fazla :) Herkese bol şans diliyorum :)




20 Haziran 2011 Pazartesi

Avrupa'nın En Büyük Çikolata Festivali

Eurochocolate Çikolata Festivali ve Perugia

Avrupa'nın en büyük çikolata festivalinden önce sizlere biraz festivalin yapıldığı şehirden bahsetmek istiyorum. Tiber Nehri kıyısında bulunan Perugia, İtalya'nın Umbria bolgesinin başkentidir. Yaklaşık 450 m. yüksekliğinde tepede kurulu olan tarihi bölgeye (İtalyanca: centro) tepenin eteklerinde gelişen yeni şehirden yürüyen merdivenler aracılığıyla ulaşmak mümkün. Bölgenin tarihi atmosferini korumak için günün belli saatlerinde araç girişi yasak. 2006'dan itibaren 7 istasyonlu "Minimetro" faaliyete geçirilmiş. Minimetro'yu görünce neden "mini" olduğunu anlayabilirsiniz :) sadece tek kabinden oluşuyor ve ancak 15-20 kişilik kapasitesi var.













Perugia'da iki üniversite bulunmaktadır. 1308 yılında kurulan ve günümüzde yaklaşık 34.000 öğrencisi olan "Università degli Studi di Perugia (Perugia Üniversitesi)" ve 1925'te kurulan Università per Stranieri di Perugia (Perugia Yabancılar Üniversitesi). Per stranieri, İtalya'da yabancılara İtalyanca öğretmek için kurulmuş iki üniversite kurumundan biridir (diğeri Siena'da bulunuyor). Perugia'nın tarihi orta çağa dayanıyor. 15. ve 16. yüzyılda çok ünlü Perugino (1446–1524) adı ile bilinen "Pietro Vannucci" Perugia civarında Città della Pieve doğmuştur. Şehirde bulunan tarihi "Collegio del Cambio (Borsa)" binasının büyük salonunda bir seri fresk duvar resmi bulunmaktadır. Aynı zamanda şehirde bulunan "Galleria Nazionale dell'Umbri (Umbria Milli Galerisi)"'nde de 8 tablosu vardır. Perugino, Raffaello Santi'nin ustası ve resim hocasıdır. Raffaello özel olarak Perugia için 5 tablo ve 1 fresk hazırlamıştır.




 


 
 
 
 
 
 
Perugia'nın tarihi merkezi, Corso Vannucci caddesine bağlıdır. Kuzeyinde, Nicola ve Giovanni Pisano'nun Fontana Maggiore'si (Ana Şelale) ile Piazza IV Novembre (4 Kasım Meydanı) yer alır. Onun hemen arkasında Perugia'nın 15.yy Duomo'su (Katedral) yükselir. Meydana girişin yanında 1555'te yapılan Papa II. Julius'un heykeli ile 1425'te Siena'lı San Bernardino için yapılmış vaiz kürsüsü yer alır. İçeride, Cappella del Santo Anello'da Bakire'nin (Meryem) alyansı korunur. Bu yüzük, takan kişinin kişiliğine göre renginin değiştiği söylenen ağır, akik taşlı bir yüzüktür. Nefte bulunan ve sunulan adaklarla süslenmiş sütunda Madonna delle Grazie resmi yer alır. Corso caddesinden uzaklaşırken, Piazza San Francesco'da 15. yy'da yapılmış olan Oratorio di San Bernardino yer alır. 10. yy'da kurulmuş olan ve eski şehir surlarının ötesinde bulunan San Pietro kilisesindeki en güzel yer ahşaptan yapılmış olan koro bölgesidir.
 
 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Şehirle ilgili bilgi verdikten sonra şimdi biraz da festivalden bahsedelim. Avrupa’nın en büyük çikolata festivali olan Euro Chocolate Festivali, 2000 yılından beri İtalya’nın en ünlü çikolatacıları Perugina ve Baci'nin de ev sahibi olan Perugia şehrinde düzenleniyor. Perugia’da çikolata festivali tiyatro ve müzik etkinlikleriyle sürüyor. Dokuz gün içerisinde festivali ziyaret eden kişi sayınsın 1milyon, misafirlere dağıtılan çikolatanın ise 190 ton olduğu söyleniyor. Her yıl Ekim ayı içerisinde düzenlenen çikolata festivali 2 hafta sürüyor. Sokaklar boyunca birbirinden güzel çikolata stantları, work shoplar, yarışmalar ve dev çikolata heykelleri yoğun ilgi görüyor. Dev çikolatalar, çikolata ustaları tarafından yontularak heykel yapılıyor. Festivalin son gününde bu yontulan çikolata parçaları poşetlenerek katılımcılara ikram ediliyor. Aynı zamanda Avrupa'nın en büyük çikolata pazarının da açıldığı etkinliğe çikolata ve diğer sektörlerden 200 şirket katılıyor. Perugia'lı Baci'nin Dünyanın en büyük çikolatasını yapıp Guinness Rekorlar Kitabına'da adlarını yazdırdığını da söylemeden olmaz :) 100 yıldır şehirde bulunan Baci çikolata fabrikasını Nestle satın almış. Fabrika içerisinde bir müze ve sınırsız çikolata bulunuyor. Ayrıca haftasonları eğitim veren bir çikolata okulu ve öğrencileri mevcut. Bu fabrika çikolatanın sanata dönüştüğü bir yer olma özelliği taşıyor .



 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Çikolatayı sevmeyen yoktur herhalde diye düşünüyorum :) Bu festivali yerinde yaşamış ver görmüş biri olarak Ekim ayında işlerinizi ayarlayın ve kendinizi 3-4 gün bile olsa bu tatlı dünyanın kollarına bırakın derim :) Dört bir yandan gelen çikolata kokuları, promosyon olarak dağıtılan çikolatalar, Milka'nın düzenlediği etkinlikler, çikolatalarda sadece festivale yapılan özel indirimler gitmek için geçerli nedenler değil mi sizce de? :) Gitmeyi düşünenlere son bir tavsiyem var, otelde yerlerinizi çok önceden ayırtın çünkü Avrupa'nın her yerinden katılımcı geldiği için zaten az ve ufak otelleri olan Perugia'da hiç yer kalmıyor. Ulaşım konusunda ise Roma'ya uçakla gelip, oradan trenle Perugia'ya geçebilirsiniz. Tren yolculuğu üç saat sürüyor ve ücreti 10.50 euro. Floransa'ya uçakla gelirseniz, oradan da yolculuk trenle iki saat sürüyor. Benim seçimim Roma'dan yana olurdu. Herkese iyi gezmeler ve çikolata tadında günler diliyorum :)
 
 
 
 

17 Haziran 2011 Cuma

Tadı Damağımızda Kalan Lezzetler

Yunan Mutfağı


Yunanistan gezimizle ilgili daha önce birkaç yazı yazmıştım. Ancak beni tanıyan arkadaşlarım hemen yemek yazısı nerede diye sordular :) Ben de artık bu yazıyı yazmanın zamanı geldi diye düşündüm. Yunanistan'da kaldığımız üç gün boyunca sürekli birşeyler yedik, ağzımız hiç boş durmadı desem yalan olmaz. O kadar yedik ki, eşim de ben de kilo alıp geri döndük!











Öncelikle Yunan mutfağı hakkında sizlere kısaca bilgi vermek istiyorum. Uzun yıllar bir arada yaşayan iki millet olduğumuz için yemeklerimiz, hatta isimleri bile çok benziyor. Ancak biraz pişirme usüllerinde biraz da kullanılan malzemeler de fark bulunuyor. Yunan mutfağının vazgeçilmezleri Yunan rakısı olan uzo, balık ve roka. Yunanistan'a su ürünleri ülkesi diyebiliriz . Balık, Yunan mutfağının temel maddesi. Akdeniz ülkesi olmanın avantajıyla bol zeytin yetişmesi bizdeki Ege ve Akdeniz Bölgesi gibi zeytin ve zeytinyağının kullanımını da arttırıyor tabii ki. Yemeklerde bol içki içildiğinden meze kültürü gelişmiştir. Yemeklerde bol baharat kullanırlar. Yemek saatleri bize göre bayağı geç: öğle yemeği 14.00-16.00 arasında, akşam yemeği ise 22.00-23.00 arasında yeniliyor.












Yunan mutfağında salatalar çok önemli bir yer tutuyor. Taze yeşillik ve sebzelerden, hatta otlardan hazırlanan bir salata, mutlaka ızgara, kızartma et ya da balığa eşlik ediyor. Zaten Akdeniz ve Balkan mutfağını inceleyen araştırmacılara göre, Güney Yunanistan’dan, yani Peloponisos, Girit, Onikiada’dan başka hiçbir yerde bu kadar çok sebze ve salata tüketilmiyor. Yunanistan’da zeytin aynı bizdeki gibi geleneksel ve çok tüketilen bir ürün. Onlar da aynı bizim gibi zeytini katık ya da meze olarak doğal halinde yemeyi seviyorlar. Tencere yemeklerine, hamur işlerine, çeşitli salçalara da kullanıyorlar. Yunanlıların sebze ve bakliyata olan düşkünlüğü, toprağın cömertçe sunduğu tahıllar ve sebzeler (domates, patlıcan, biber, bamya, çeşit çeşit otlar…) bütün dünyayı etkileyen, sağlıklı ve dengeli Yunan mutfağının var olmasını sağlıyor. Otlar haşlanarak hazırlanıyor ve her zaman tadı ve kokusu hafif zeytinyağıyla servis ediliyor.












Biz merak ettiğimiz ve yeni tatlar denemeyi sevdiğimiz için farklı yerlerde değişik yemekler istedik menüden. Ancak sol resimde gördüğünüz Greek salad yani Yunan salatası masamızın vazgeçilmezi oldu. İlk akşam yemeğimizi İskeçe'de bir restaurantda yedik. İskeçe'nin bize en büyük artısı oldu diyebilirim :) Türk nüfusun fazla olmasının yansımasını direk gördük. Garsonumuz da Türktü :) Yemekleri beklerken biraz dertleştik onunla ve bölgede eskisi kadar Türk azınlık nüfusu kalmadığını öğrendik, hatta Selanik'te artık hiç Türk kalmadığını söyledi bize. Konuşma esnasında başlangıçlar birer birer gelmeye başladı. Salata, patates kroket ve peynir kroket istemiştik. Hayatımda yediğim en lezzetli peynir kroket olduğunu söylesem hiç de abartmış olmam! Feta'nın farklı tadının da yansıdığı bir peynir kroket olması lezzetini gerçekten çok değiştirmişti. Ana yemek olarak ben tavuk şinitzel istedim, eşimse balık söyledi. Sizlere hatırlatmak istediğim bir şey daha var: Yunanistan'da porsiyonlar gerçekten çok büyük. Bana gelen tavuk şinitzelin ancak yarısını yiyebildim. İki ana yemeğin de lezzeti çok güzeldi.












O kadar çok doymuştuk ki orada tatlı yiyemedik. Tatlılarımızı Kavala'da bir pastanede yedik. Gitmeden önce onların da baklava yaptığını biliyordum ve baklavayı denemek istedik. Bir de banoffee keke benzeyen bir tatlı denedik. Baklavaları çok kötüydü, bizimkiyle kesinlikle kıyaslanamaz. İçi hamur kalmış, tam pişmemişti, üstelik yufkalar birbirine yapışmış, baklavanın o kat kat görüntüsünden eser yoktu. Banoffee ise çok başarılıydı. İlk banoffeelerini İngiltere'de yemiş insanlar olarak, bir kere daha İngilizlerin mutfakta hiçbir şeyi beceremediğini gördük ve kabullendik :)












Ertesi akşam bu kez yolumuz Orta Yunanistan'a düştü. Burada yolumuz çok olduğu için bir yerde oturmadık ve İoannina'da yol üstünde bir şeyler atıştırdık. Yunanlıların, genelde kahvaltıdaki en sık tercihleri olan peynirli börek'e benzeyen bir şey yedik. Buna "Tiropitas" diyorlarmış. Bunun ıspanak ve patates ile yapılanları da bulunuyor. Akşam yemeğimizi ufak bir sahil kasabası olan Parga'da yemeye karar verdik ve sahilin en ucunda, kalabalıktan uzak olan bir restaurant'ı gözümüze kestirdik.












Biz istemeden direk bir başlangıcı kuver olarak getirdiler. İlk resimlerde görebileceğiniz bu başlangıcın bir tarafında zeytin ezmesi ile zeytinyağı, diğer tarafta ise peynirli-yoğurtlu bir meze vardı. İkisinin de tadını beğendik. Biz bu kez başlangıç olarak cacıki, peynirli patlıcan ve Yunan salatası istedik. Cacıki tahmin ettiğiniz üzere bizim cacığa benziyor ancak sulu değil, meyhanelerde getirilen daha koyu cinsinden. Peynirli patlıcan mezesinden daha önce hiç yemedim ama kesinlikle iyi bir fikir. Yunan salatası ise içinde domates, salatalık, kuru soğan, beyaz peynir, zeytinyağı, kekik, turşu biber ve zeytin bulunduran bir salata.












Başlangıçlarımızı afiyetle yedikten sonra sıra ana yemeklere geldiğinde ben kuzuyu tercih ettim, eşimse kalamarı çok övüldüğü için onu denemek istedi. Kuzu yemeklerinden anlayan biri olarak tam kıvamında piştiğini ve çok taze bir et olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kalamarı pek sevmeyen biri olarak benim bile yediğimi düşünürsek, onun da lezzetli olduğu kanısına varabiliriz sanırım :) Kalamarın burada pişirilenden tek farkı sadece yuvarlak dilimler halinde olmayıp, bacaklarının da komple pişirilmesi.











Yemeğin arkasından menüde bulunan Greek Coffee'yi çok merak edip denedik acaba Türk kahvesini mi alıp adını Yunan kahvesi koymuşlar diye ama kesinlikle alakasız bir kahve. Herşeyden önce yarısı süt yarısı su ile yapılan bir kahve ve daha büyük bir fincanda geliyor, tadı da nescafeye daha çok benziyor. Arabayla yolculuk yaptığımız için uzo içmeyelim derken hesabı istememizle birlikte birer kadeh uzoların gelmesi bir oldu :) Meğer restaurant da uzo ikram ediliyormuş. Bir kadehten bir şey olmaz diyerek zaten tadını merak ettiğimiz uzoyu da denemiş olduk bu sayede. Tadı rakıdan daha hafif ve içimi daha kolay ama rakının tadı çok daha güzel.












Her ne kadar yorumlarda tarafsız olmaya çalışıyorsam da yılların getirdiği bir damak tadımız olduğunu da unutmamak gerekir. Ama yolunuz Yunanistan'a düşerse bir kalıp feta ve bir şişe zeytinyağı almadan dönmeyin, çok pişman olursunuz derim. Bir de tabii ki Yunan Salatası ve uzoyu denemeden :) Herkese afiyet olsun şimdiden :)


(p.s.umarım yazıyı gece okumuyorsunuzdur ve resimlere baktıkça canınız istememiştir :P)

16 Haziran 2011 Perşembe

İngiltere'nin Göller Bölgesi

Lake District

Son İngiltere seyahatimde eşimin iş arakadaşlarının tavsiye ettiği, hatta öve öve bitiremediği Lake District yani Göller Bölgesi'ne gittik. Londra'dan arabayla yapılan yolculuğun yaklaşık beş buçuk saat sürdüğünü söyleyebilirim.  İngiltere’nin kuzey-batısında, Galler bölgesinde bulunan Lake District, İngiltere’nin en büyük doğal parkıdır. Ayrıca ülkenin en derin gölü (Wastwater) ve en yüksek tepesini (Scafell Pike) de içerir. Alabildiğince yeşillikler arasında yer alan yürüyüş yollarında trekking ve bisiklet aktiviteleri güven içinde yapılabildiği gibi göller de yelken gibi su sporları için uygun.













Windermere Gölü, yirmi km’yi bulan uzunluğuyla Lake District bölgesindeki ve İngiltere’deki en büyük göldür. Bölgede bunun dışında küçüklü büyüklü yaklaşık yirmi kadar göl ve gölet bulunur. Bizim de konaklama yeri olarak seçtiğimiz Ambleside, gölün yakınlarında yürüyüşe başlangıç noktasında yer alan küçük bir merkez. Burada kafeler, restaurantlar ve yürüyüş ve doğa sporlarıyla ilgili her türlü malzemenin satıldığı mağazaları bulabilirsiniz. Göle adını veren Windermere bölgesinde ise tipik yatak ve kahvaltı adıyla bilinen bed & breakfast (B & B) olarak bilinen İngiliz tarzı konaklama yerleri bulunuyor. Bölgeye trenle de ulaşabilirsiniz.













Bölgede birçok kent ve kasaba olmasına rağmen biz en büyükleri olan Windermere, Bowness, Ambleside, Grasmere, Kendal, Keswick ve Carlisle'ı gezdik. Carlisle, küçük bir kalesi olan şirin ve klasik bir İngiliz şehri. Carlisle’da biraz mola verdikten sonra Keswick’e doğru devam ettik yolumuza, iki şehir arası yaklaşik bir saat sürüyor. Yemyeşil uçsuz bucaksız manzarayı izlemek, yol kenarinda gökten yağmışcasına çok, otlayan koyunları izlemek, tarlaları fotoğraflamak benim için İngiltere’de yolculuk demek :) Tam seyirlik…Eğer Keswick'de konaklamayı düşünürseniz Stonegarth Guest House'a uğrayabilirsiniz. 1850 yılından kalan bir konağı ufak bir otele dönüştürmüşler. Mimari görünümü çok hoşumuza gitti :) Keswick’e vardığımızda öğle vakti olmuştu. Şehir merkezinde bir tur attıktan sonra İngiltere'de bir fast food zinciri olan Greggs'te birer börek alıp açlığımızı yatıştırdıktan sonra bölgeyi gezmeye başladık. Şehir merkezinde çok şirin, antika eşyalar satan dükkanlar vardı.













Yolumuza daha önce de kısacık bahsettiğim, göller yöresinin en büyük gölüne doğru devam etmeye karar verdik ancak arabayı otelde bırakıp bu kısmı gemi yolculuğu ile yaptık :) Önce Ambleside'ı bir güzel gezip ufak merkezini inceledik ve turist ofisinden bölge haritasını aldık. Zaten bunu yapmamız çok uzun sürmedi çünkü gerçekten çok ufak yerler buralar. Teknelerin olduğu iskelelere doğru yürürken Borrans Park'tan geçtik. Havanın güzel olmasının da etkisiyle İngilizler çocuklarını ve köpeklerini alıp parkları doldurmuştu. Kimileri piknik yapıyor, kimileri köpeğiyle oyun oynuyor, kimisi de çocuğuna çimlerde yürümeyi, koşmayı öğretiyordu :) Limana gelince Ambleside'dan Bowness'a giden teknelere bindik ve hem panoramik göl turu yapmış olduk hem de Bowness'a giderken eşsiz bir manzara izlemiş olduk. Bizim seçtiğimiz yolun dışında, isterseniz ufak tekneler, yelkenli, kayık veya deniz bisikleti de kiralayıp kendiniz gölde seyahat edebilirsiniz.













Windermere gölünün kenarındaki Bowness'a geçince gölün kenarından Windermere'a doğru yürümeye başladık. Ancak ilk işimiz dondurmasıyla ünlü olan Bowness'ın en ünlü dondurmacısından dondurma almak oldu. Açıkçası İtalyan dondurmaların eline su bile dökemez, neresi meşhur diye düşünerek yolumuza devam ettik :) Biraz ileride Tavşan Peter karakterini ortaya çıkaran, İngiliz yazar Beatrix Potter'ın evinden müze haline getirilen binayı gördük ancak daha çok çocuklara hitap ettiği için içeriye girmedik. Bowness ve Windermere'da yemek için güzel mekanlar olduğunu söylemeliyim. Ambleside ve diğer şehirler ufak olduğundan restaurantlarda hem yer bulunmuyor hem de çeşit yok. Son gemi 18:30'da olduğundan özellikle arabası olanlar bu taraflarda yemek yerlerse çok daha fazla alternatif bulabilirler. Saat henüz erken olduğundan biz önce diğer şehirleri görüp sonra Windermere'de beğendiğimiz restaurant da yemek yemeye karar verdik.

 











Buraları gezene kadar akşam olmuştu, otele dönüp arabayı aldık ve son şehirlerimiz olan Gresmere ve Kendal'a arabayla gittik. Grasmere'de karakter olarak Ambleside'a benziyor ancak biraz daha ufak bir şehir. Şehir merkezinde ufak dükkanlar, publar ve bir de kilisesi bulunuyor. Kendal ise turizmden tamamen uzak, sessiz sakin bir şehir. Diğer şehirlerin aksine saat henüz 7 olmasına rağmen hiç hareket yoktu.













Lake District'i doğanın uyanış ayları olması nedeniyle ilkbahar ve yaz aylarında ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Bölge, bitki örtüsü açısından çok çeşitlilik gösteren bir yerdir. Birçok nadir hayvan ve bitki türü kolaylıkla gözlemlenebilir. Göllerde türü tükenmekte olan alabalıklar yaşar. Lake District, Dünyanın birçok ülkesinden doğa meraklıları için başlı başına bir çekim merkezidir. Gölün çevresindeki patikalarda zamanın akışı yavaşlar, güzel kokular insanın üzerine hiç çıkmayacakmış gibi siner. Yaşama sevincini hücrelerinizde hissedebileceğiniz bir yer burası :) Mutlaka gidin, görün derim...Herkese iyi gezmeler diliyorum :)




9 Haziran 2011 Perşembe

Atatürk'ün Doğduğu Şehir

Selanik (Thessaloniki)

4 günlük Yunanistan seyahatimiz boyunca Selanik'i merkez aldık ve konaklamamızı burda yaptık. Selanik'e gitmeye karar verinceye kadar, buranın Yunanistan'ın 2. büyük kenti olduğunu bilmiyorduk açıkçası. İskeçe, Kavala gibi küçük bir şehir sanıyorduk. Selanik'e 1 tam gün ayırmamıza rağmen yetmedi, şehrin tadını çıkaramadık. Sizlere tavsiyem kesinlikle en az 2 ama mümkünse 3 tam gün ayırıp şehri daha detaylı gezmeniz.












Selanik'te müze gezecek olanlara önerim sabahın erken saatlerinde yola çıkmaları çünkü ne yazık ki müzeler genelde 14:30-15:00 gibi kapanıyor. Bizim ilk durağımız şehrin en büyük müzesi olan, 1963 yılında açılan Selanik Arkeoloji Müzesi oldu. Bu müzede "Makedonya" diye anılan Kuzey Yünanistan'ın her yeriyle ilgili eserler bulunuyor. Müzenin yerleşimini eserleri odalara kronolojik sıraya göre yerleştirerek yapmışlar. Dışarıdaki bölümde de daha geniş mozaiklerin sergilendiğini görebilirsiniz.












Arkeoloji Müzesi'nden çıktıktan sonra müzenin çok yakınındaki Bizans Kültürü Müzesi'ne gittik. 1995 yılında açılan bu müzede daha çok Bizans dönemindeki şehir hayatının anlatılıyor. 15. yy - 19.yy tarihleri arasındaki eserlerin bulunduğu müzede, ikonalar, mücevherler, mezar taşları gibi parçalar bulunuyor. Her Bizans Müzesinde olduğu gibi burada da İstanbul'a yani Constantinapol'e geniş bir alan ayrılmış ve onlar için çok önemli bir yer olan Aya Sofya anlatılmış.












Bizans Müzesi çıkışında, 1430 yılında Osmanlılar tarafından yapılan ve günümüzde şehirle özdeşleşmiş olan Beyaz Kule'ye doğru yürüyoruz. Yürürken Selanik tv ve telekomunikasyon kulesi, Selanik Belediye Binası ve Selanik Tiyatro Binası da farklı mimarisiyle dikkatimizi çeken yapılar arasında. Sahile inip kulenin yanına geldiğimizde şehrin İzmir'in Kordon bölgesine ne kadar benzediği dikkatimizi çekiyor. Kulenin içine girmek için son yarım saatimiz olduğundan, hızlıca geziyoruz. Önce en yukarıya çıkıp kuşbakışı Selanik manzarasına bakıyoruz, sonra da katları geziyoruz. Kulenin içindeki her katta 3-4 küçük oda var ve bu odalara son dönemde kazılardan çıkan tarihi eserler konarak sergi yapılmış.





















Kule'yi gezip kordonda yemeğimizi yedikten sonra Selanik'in kiliselerini görmek üzere yola çıktık. İlk durağımız Yunanistan'ın en büyük kilisesi olan Agios Dimirtrios oldu. 3.yy'dan kalan bu kilise 1917 yılında çıkan yangında yanınca aslına uygun olarak yeniden inşa edildi. Kilisenin dış yapısında, Avrupa kiliselerinden farklı, klasik Yunan kilisesi olarak kırmızı renk hakim ve Yunanistan'ın en büyük kilisesi olduğunu göz önünde bulundurarak söylüyorum ki Milano, Paris, Barcelona vb şehirlerin katedrallerinin hatta sıradan kiliselerinin yarısı kadar bile değil! İçindeki mozaikler ise harika ve çok iyi bir şekilde korunmuş.












"Küçük" Agia Sofia (Ayasofya) kilisesini de görmeden dönmek istemedik :) 8. yy'ın ortalarında inşa edilen bu kilise 1585 yılında Osmanlılar tarafından camiye dönüştürülmüş, fakat 1912'de şehir Yunanlılara geçince tekrar kilise halini almış. Burada da 9. ve 10. yy'dan kalma mozaik ve freskler göze çarpıyor. İstanbul'daki Ayasofya'ya göre çok çok küçük olan bu kilise dış görünüşüyle Ayasofya'nın minyatürüne benziyor. Biz gittiğimizde düğün vardı ve böylece bir Yunan düğünü de görmüş olduk :)












Selanik’teki son durağımız Atatürk Evi oldu. Atatürk'ün 1881 yılında Selanik'te doğduğu, çocukluk ve gençlik günlerinin bir kısmını geçirdiği tarihi ev günümüzde Atatürk Evi adıyla müze olarak düzenlenip ziyarete açılmıştır.  Atatürk Evi, Aya Dimitrio mahallesinde, Türk Konsolosluğu'nun hemen yanında bulunuyor. Ev, bodrumu ile birlikte üç katlı ve bir avlu içerisindedir. Balkan harbinden sonra, Selanik Yumanlıların elinde kalınca, o güne kadar Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın oturduğu ev de Lozan antlaşması hükümlerince Yunan Hükümetine intikal etmiştir. Yunan Hükümeti de evi Yunanlı bir aileye satmıştır. Selanik Belediyesi , daha sonra evin, Yunanlı sahibinden satın alarak Atatürk'e hediye edilmesini de kararlaştırmış ev ancak 19 Şubat 1937 de boşaltılmış ve anahtarları Selanik Konsolosluğuna teslim edilmiştir.










Bu olaydan sonra, Atatürk Evi, Selanik'teki Türk Konsolosluğu'nun bakımına verilmiş ve evin zemin katında sonradan açılan dükkanlar kaldırılarak eski şekline getirilmiş, sonradan sarıya boyanan ev yine pembe renkle, boyanmış, çatısı aktarılarak onarılmıştır. 1950 yılında daha geniş çapta büyük onarım gören Atatürk Evi'nin Atatürk Müzesi olarak düzenlenerek 10 Kasım 1953 günü törenle ziyarete açılmıştır. Müze ancak 20’şer kişilik gruplar halinde gezilebiliyor. Bir grup çıktıktan sonra diğer grup içeri girebiliyor. Müze çok özenilerek düzenlenmiş, gayet temiz ve bakımlı. Atatürk’ün Evi her ne kadar en çok Türkler tarafından ziyaret edilse de, müze görevlisi yabancı turistlerin de sık sık müzeyi ziyarete geldiğini belirtiyor.




 







Şehirle ilgili son olarak şunları belirtmek istiyorum; şehirde inanılmaz bir trafik sorunu var ve günün hangi saatinde olursa olsun hep aynı derecede! İstanbul'dan giden biri olarak, İstanbul trafik açısından Selanik'in yanında çok çok daha iyi bir durumda diyebilirim. Park sorunu ise daha beter bir durumda! Bisiklet yoluna park edenler mi istersiniz, 4 şeritli gidiş geliş yolun 3 şeridinin park edilmiş arabayla dolu olmasını mı veya kaldırıma park eden mi?! Arabayla gittiyseniz önce bizim gibi park bileti alıp park alanına park etmeye çalışıp ama daha sonra düzeni (!) anlayınca siz de her yere bırakabilirsiniz :) Son olarak Selanik'in çok canlı bir gece hayatı olduğunu söylemeden yazıyı kapatmak haksızlık olur. Gençler sabah saat 4'e 5'e kadar eğlenceye devam ediyor. Selanik'i gerçekten çok beğendik, kesinlikle tavsiye ediyorum. Ne ararsanız arayın hepsi orda var ;) Herkese iyi geziler, iyi eğlenceler diliyorum...