18 Mayıs 2011 Çarşamba

Paellanın Anavatanı

Valencia

Oldukça eski bir şehir olan Valencia, İspanya'daki Eski Valencia Krallığı'nın başkentidir. İspanya'nın üçüncü büyük kenti olan Valencia, Costa del Azahar'da bir endüstri merkezidir. Akdeniz kıyısında, Ibiza adasının tam karşısında bulunan Valencia, Barcelona'ya yaklaşık 4 saat, Madrid'e ise 3 saat mesafededir. Valencia tüm yıl boyunca ılıman bir iklime sahiptir, sayısız bahçe ve plajlarla huzurlu ve sakin bir ortama sahiptir. Valencia Romalılar tarafından bulunmuş ve birçok farklı kültüre ev sahipliği yapmıştır. Bölgeye Romalılar, Vizigotlar, Morslar ve Aragonlar göç ederek şehri ekonomik ve kültürel olarak zenginleştirmişlerdir. Pek çok festivalin düzenlendiği çok kültürlü bir şehir olan Valencia özellikle mart ayındaki Fallas Festivali ile ünlüdür. Valencia, sebzeli İspanyol pilavı "paella"nın da ilk kez yapıldığı yerdir.













Valencia’ya tarihi açıdan baktığımızda zengin bir şehirle karşılaşıyoruz: müzeler, sanat galerileri, tarihi binalar...Roma Forumu kalıntılarının keşfedildiği Plaza de la Virgen’den yürüyüşümüze başladığımızda geçmiş zamanları yaşıyor gibi oluyoruz. La Virgen de los Desamparados Bazilikası, Palau de la Generalitat, Lonja de la Seda (İpek Loncası 1996 yılından beri Unesco Dünya Mirası listesinde yer almaktadır), etkileyici Belediye Binası Ayuntamiento, demir, cam ve seramik karolarla süslü ana pazar alanı Mercato Central ve Valencia Katedrali.













Plaza de la Reina (Kraliçe Meydanı) 'da bulunan Valencia Katedrali 1262-1462 yılları arasında inşa edilmiş. Binanın yapımı çok uzun sürdüğü için üç kapısı da farklı dönemlere ait. Biri Gotik, diğeri Romanesk, üçüncüsü ise Barok mimari ürünü. Katedralin içinde Hz. İsa’nın çarmıha gerilmeden önceki son yemeğinde kullanıldığı söylenen kutsal kaseyi görebilirsiniz. Valencia Katedralinin 50.85 metre yüksekliğindeki Gotik tarzda yapılmış çan kulesi El Miguelete 1420 yılında tamamlanmış. Buradan şehrin panoramik manzarasını izleyebilirsiniz.
















Valencia'nın en önemli tarihi binalarından biri olan La Lonja, 1482 ve 1498 yılları arasında şehre kazandırılan geç Gotik dönemin görkemli eserlerinden biri. Pere Compte tarafından yapılan bina sarmal kolonlarıyla ünlüdür. Geçmişte tüccarların mekanı olan yapı günümüzde sergiler için kullanılıyor. İşlev olarak bizdeki loncaya benzeyen bu yapı UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunuyor.
















Gezimizin bir diğer durağı olan Museo de Bellas Artes San Pio V (Güzel Sanatlar Müzesi) ülkenin en önemli müzelerinden biri ve eski çağlardan 19. yüzyıla kadar geniş bir yelpazede, 2 bin civarında heykel ve tabloyu bünyesinde barındırıyor. Burada, Juan de Juanes, Ribera, Sorolla, Pinazo gibi Valencia okulundan ünlü ressamlar ve Van Dyck, Murillo, Velazquez, El Greco, Goya gibi diğer önemli ressamların eserlerini görebilirsiniz. Güzel bir kafesi olan bu müzenin yanında çok bakımlı olan Jardines del Real (Kraliyet Bahçeleri) bulunuyor. Diğer yanda IVAM (Valencia Modern Sanat Enstitüsü) modern sanat meraklılarının ilgisini çekebilecek bir yer. 20 yüzyılın şaheserlerine göz atmak istiyorsanız nehrin karşı yakasındaki IVAM'a bir uğrayın derim. Burası, Museo Domingo Fletcher ise Taş Devri’ne ait sıra dışı çizimleri görebileceğiniz bir müze.













Şehrin tarihi merkezinde dolaşarak, sokaklarda birbirinden ilginç yapıları keşfetmek burada yapılması gereken belki de en önemli şey. İlk katı çok gösterişli bir şekilde dekore edilen Manises Meydanı'ndaki Palau de la Generalitat, 1482-1579 yılları arasında Gotik stilde yapılmıştır fakat binaya 17. ve 20. yy'da birtakım eklemeler olmuş. Günümüzde bölgesel Valencia hükümeti tarafından kullanılıyor. 17. yy'dan kalma bir kilise olan Basilica de la Virgen de los Desamparados (Terkedilenlerin Meryemi) ise şehirde keşfedilmesi gereken diğer eserlerden. İspanya'nın en önemli seramik müzesi olarak 18. yy'da inşa edilen Museo Nacional de Ceramica içerisinde Yunan, Roma seramikleri ile Picasso tarafından yapılan çeşitli seramik objeler de olmak üzere 5000 eser bulunduruyor.













Son olarak İspanya'da, hatta Akdeniz bölgesindeki birçok Avrupa ülkesinde çok meşhur olan Mercado (kapalı alandaki pazar) lara değinmek istiyorum. İspanya, İtalya ve Portekiz'de hemen hemen her şehirde bulunan bu pazarlar belirli saatlerde açık oluyor ve halkın büyük çoğunluğu buralardan alışveriş yapmayı alışkanlık edinmiş durumda. Valencia'nın en büyük mercadosu, Art Nouveau akımından esinlenerek yapılan Mercado Central. Demir, cam ve kiremitten yapılan devasa bina 1928'de yapıldı ve günümüzde Avrupa'nın en büyük pazarlarından biridir.













Şehrin bir diğer ucu olan Ciudad de las Artes y las Ciencias (Bilim ve Sanat Bölgesi) tarihi kısımdan çok farklı bir noktadır. Fütüristik bir mimari ile inşa edilen bu kompleks dört ana bölümden oluşuyor: İnsan gözü formundaki nefes kesici binanın içinde dev ekranda üç audio-visuel prezantasyon izleyebileceğiniz L’Hemisferic; tiyatro, dans ve opera izlenebilen Palacio de las Artes Reina Sofia; "dokunmak yasak değil" prensibiyle olusturulmuş yepyeni konsept bilim ve teknoloji müzesi Museo de la Ciencias Principe Felipe ve 500 farklı cinsten 45,000 adet deniz ve okyanus canlısını barındıran, 42 milyon litre sudan oluşan 9 farklı tematik tank içeren Oceanografico. Avrupa’nin en geniş kültürel eğitim merkezi kabul edilen bu "şehir" den mimari anlamda etkilenmemek mümkün değil. Tümünü gezebilmek için en az bir tam gün ayırmanız gerekir













Valencia'dan bahsetmişken İspanyolların en ünlü festivallerinden biri olan "Las Fallas" festivalini de unutmamak gerekir. 18.yüzyılın ortalarında marangozların azizi José anısına yapılmaya başlayan bu şenlik için İspanyollar uzun bir süre hazırlık yaparlar. Festival, her yıl mart ayında büyük bir renk, ses ve eğlence içinde kutlanır, yerli ve yabancı turistlerin katılımı ile eğlence doruğa ulaşır. Belli bir tema çerçevesinde lokal ve ulusal olay/kişilere karşı ironik/satirik eleştiri içeren 20 metreye kadar ulaşan tahta heykeller süslenerek şehrin sokaklarında dolaştırılır. Kadınlar geleneksel kostümlerle gün boyu dans eder, yenir içilir, konserler dinlenir, geceleri havai fişek gösterileri göğü aydınlatır. Şehirde beş gün boyunca tam bir fiesta havası eser ve 19 Mart geceyarısı bütün heykeller büyük ateşlerde yakılır. 













İspanya'nın en büyük dört şehrini de gezmiş biri olarak kendimi en rahat ve huzurlu Valencia'da hissettiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Çok kalabalık olmaması rahat rahat gezmek için kesinlikle bir avantaj. Öğrenci kenti olması dolayısıyla da İspanyollarla çok rahat iletişim kurabileceğiniz ve kültürlerini gözlemleyebileceğiniz bir şehir. Paella'nın en iyisini burada yiyebileceğinizi unutmayın ;) Bu yazımda paella'ya çok değinmememin nedeni daha önce başka bir yazımda uzunca anlatmış olmamdır, okumayıp da merak edenler yukarıdaki arama linkinden bulabilirler :) Herkese iyi gezmeler ve gidenlere bol paellalı günler diliyorum ;)





17 Mayıs 2011 Salı

Endülüs'ten Geriye Kalanlar

Sevilla

Güneybatı İspanya'da bulunan Sevilla, Endülüs bölgesinin en büyük şehridir. Eski Romalıların Betis dedikleri daha sonra ise “Büyük Su Yolu anlamına gelen Guadalquivir nehri boyunca uzanan, Keşifler çağının altın şehri, çapkınlığı ile dillere destan (aslında Madrid yakınında yaşadığı bilinen bir Kont olan) Don Juan’ın, baştan çıkaran, yürek yakan Carmen’in yaşadığı, Kristof Kolomb’un seferlerine çıktığı ve mezarının bulunduğu ve Don Kişotun yazıldığı Sevilla, Endülüs bölgesinin sanat, kültür ve ekonomi merkezidir. Çok eski bir tarihi olan Sevilla 712-1248 Emevîler yönetiminde en parlak dönemini yaşamıştır. Birçok tarihî sanat yapıtıyla (Sevilla Katedrali ve La Giralda, Alkazar Sarayı vb.) süslü olan kent, İspanya’nın en önemli turizm merkezlerinden biridir.  Dünya'nın üçüncü büyük katedrali Sevilla'da bulunuyor. Ayrıca Sevilla, İspanya'nın flamenko merkezi olarak da kabul edilmektedir.













İlk olarak La Giralda'dan ve La Giralda'nın bulunduğu Sevilla Katedrali'nden bahsetmek istiyorum. Endülüs döneminden kalan Alhomad Camii’nin üzerine gotik ve barok tarzda  inşa edilen bu devasa katedral, Dünya'nın üçüncü büyük katedralidir. Camiden geriye kalan minarenin - sonradan Sevilla’nın sembolü olan La Giralda çan kulesinin - yüksekliği 97,5 metre (320 feet) olup ortaçağ kentin en önemli simgelerinden biridir. Kulenin üçte ikisi Endülüs dönemine ait eski minare olup geri kalan üçte biri (üst kısımı) ise İspanya Rönesans mimarisidir. Kulenin tepesinde bulunmuş bakır yapmı yerküresi 1365 yılında meydana gelen depremde düşünce hristiyanlar haç ve çan ilave ederek yerküresini tekrar yerleştirdiler. Giralda 1987 yılında UNESCO Dünya Mirasları listesine eklenenmiştir.

























Şehrin bir diğer önemli noktası İslam sanatının tüm inceliklerini görebileceğiniz Alcazar Sarayı'dır. Sevilla’nın Kestilyalıların eline geçmesinden sonra bir kısmı yıkılarak bir sonraki halini almış. Hatta Sevilla’yı alan III. Ferdinand burada ikamet etmiş ve burada ölmüştür. Sevilla depreminin ardından sarayın pek çok bölümünün yıkılmasından sonra I.Pedro El-Cruel tarafından Müslüman usta ve işçilere yeniden yaptırılarak günümüze kadar gelmesi sağlanmıştır. Alcazar sarayına Puerto del Leon ( Aslanlı Kapı) ‘dan giriliyor. Bu kapı üzerinde Sevilla seramiklerinden elinden haç tutan bir aslan bulunmakta. Sarayın girişinde Virgilio’nun sözü olan: “Her şeye hazırlıklı ol!” yazıyor.
























Sarayın hemen karşısında Amerika Arşivleri Binası var, katedralin hemen yanında da Başpiskoposluk Sarayı bulunuyor. İsmi Arapça’dan İspanyol diline girmiş olan Al-Kasr kelimesinden gelmektedir. Müdahhidler döneminde Toledo’lu mimar Calubi tarafından yapımına başlanan saray o günlerde geniş bahçeleri ile göz kamaştırıyormuş. Avlunun alt kısımları arap stiline sahipken üst katları V.Carlos tarafından rönesans stilinde inşa edilmiş. Patio de las Doncellas avlusundan sarayın küçük kilisesine, elçiler salonuna ve kralların dinlenme odalarına geçişler bulunmaktadır. Arka avludan geçince Jardin del Estanque (Dans bahçesi), Jardin de las Flores (çiçek bahçesi) , Jardin de los Poetas (şairler bahçesi), Jardin del Estanque (havuz bahçesi) gibi pek çok bölümleri olan birbirinden güzel bahçelerin bulunduğunu görebilirsiniz.













Gezimize şehrin ortasından geçen Guadalquivir Nehri’ne doğru devam ediyoruz. Yolun solunda kral için yapılıp sonra turizmin hizmetine sunulan masalsı güzellikteki Alfonso XIII Oteli’ni ve San Telmo Sarayı’nı; Nehir kıyısına vardığınızda sağa doğru ilerleyince, 1220 yılında Müdavvidler döneminde şehrin güvenliği için yaptırılan surların alt bölümünde bulunan ve günümüzde Deniz Müzesi olarak hizmet veren Torre del Oro (Altın Kule) 'yu görebilirsiniz. Nehrin karşı kıyısına zincirler gerilerek gemilerin geçişi kontrol altında tutuluyormuş. Buranın, Alcazar sarayına kadar uzanan surların bir devamı olduğu biliniyor. Halen surlar şehrin muhtelif yerlerinde görülebilir. 12 köşeli bir yapıya sahip olan Torre del Oro'ya çatısı altından yapıldığı için bu ismin verildiği düşünülüyor.















Kuleninde bulundugu El Arenal (Santa Cruz yakası) bölgesinde arena, Magdenala Kilisesi, güzel sanatlar müzesi ve Opera binası da bulunuyor. Benim gittiğim dönemde (kış dönemi) Arena'da boğa güreşleri olmadığından izleyemedim ama olsaydı da izlermiydim tartışılır! Aralık ayında gitmiş olmama rağmen her yerde ağaçlarda bolca turunçgil görülüyordu. Sevilla için yarısı turuncu yarısı da mor bir şehir denebilir. Neden mi? Şehirdeki ana caddelerin her iki tarafını süsleyen mor Jakaranda ağaçları, şehre mor bulutlarla kaplanmış havası veriyor. Jakaranda'nın hikayesini biliyor musunuz? Bilmeyenler için İspanyolların anlattığı hikayeyi şöyle anlatabiliriz: Güney Amerika'dan Sevilla'ya gelen Jakaranda'nın öyküsüdür bu. Arjantin'in bir köyünde babasıyla yaşayan menekşe gözlü, siyah saçlı çok güzel bir kız varmış, adı Pilar. Pilar Mbrete'ye aşık olmuş ama babası bu aşkı istememiş. Onlar da kaçmışlar ve nehir boyunda bir yerlerde kendilerine bir kulübe yapıp saklanmışlar. Birgün, kıskanç baba Pilar'la sevgilisini bulmuş. İkisini de öldürmüş ve bedenlerini toprağın üstünde kanlar içinde bırakmış.  Ertesi gün tekrar geldiğinde onları bıraktığı yerde, kızının gözleri gibi mavi mor çiçeklerle dolu bir ağaç varmış. Jacaranda mimosifolia, Pilar'ın gözleri gibi mavi mor çiçekli, on metreye kadar büyüyen bir ağaç. Sevilla'da bu ağaç bazı caddelerin kenarlarında, meydanların etrafında yoğun olarak var. Şehre müthiş bir güzellik katarken dökülen çiçeklere bastığınızda ayağınız hafifçe yere yapışıyor.













Avrupa'daki birçok şehri gezen biri olarak Sevilla'nın çok farklı bir yerde olduğunu söyleyebilirim. Barındırdığı farklı kültürler ve bu kültürlerden biri olan Endülüs Emevileri'nin şehre bıraktıkları insanı geçmişe sürüklüyor. Özellikle İslam Sanatı ile ilgilenenlerin listesinde kesinlikle ilk sıralarda olmalı. Herkese iyi gezmeler şimdiden :)
 
 

5 Mayıs 2011 Perşembe

Toskana'nın Kalbi

Floransa

İtalya'da Toskana Bölgesi denince akla ilk gelen Floransa yada İtalyanların deyimiyle "Firenze" oluyor. Floransa, Kuzey İtalya'daki Toskana bölgesinin başkentidir. Kısa bir dönem, eski İtalya Krallığı'na başkentlik de yapmıştır. Şehir, içinden geçen Arno Nehri çevresinde kurulmuştur. Yaklaşık bir milyona yakın nüfusa sahip olan şehir, geçmişte olduğu gibi bugün de İtalya ve Avrupa'nın önemli ticaret merkezlerinden biridir. İtalyan Rönesansının doğum yeri olarak bilinen Floransa, kültürü ve mimarisiyle ünlü bir turizm kentidir. Şehirde önemli sanat galerileri ve müzeler bulunmaktadır. Leonardo da Vinci ve Michelangelo burada yetişmiş dünyaca ünlü sanatçılardır. Yine ünlü yazar ve şair Dante Alighieri de bu şehirde yaşamış ve buradan ilham almıştır.













1520’li yıllarda, Nicollo Machiavelli (1469 – 1527) Floransa tarihini ilk defa kitaplarında anlattığı için Floransa’nın tarihi şu an oldukça iyi bilinmektedir. Nicollo Machiavelli, Medici ailesinin özel isteği üzerine “Istorie fiorentine” kitabını yazmış, ardından da 1525 yılında VII. Clemens olarak bilinen Papaz Guilio de Medici’ye bu kapsamlı eserini takdim etmiştir. Machiavelli, henüz gençlik yıllarında ülkesinin tarihi hakkında kitaplar yazmaya başlamıştı ve ilk kitabı Decannale'dir. Buna benzer tarihi eserler verdiği için Machiavelli, ilk tarihçilerden birisi olmuştur. Medici ailesi Floransa'da çok önemli bir yere sahiptir. 200 yıl boyunca Floransa'da hüküm sürmüşler ve bu sırada şehre önemli derecede sanat yatırımı yapmışlardır.
















Arno Nehri tarafından ikiye ayrılmış olan bu şehir özellikle içinde bulunan bir çok mimari eseriyle burayı görmeye gelen turistler için adeta bir görsel şölen sağlıyor. Şehirde, Michelangelo, Leonardo da Vinci, Dante gibi dünyaca ünlü sanatçıların bir çok eserlerini görmek mümkün. Her köşe başında, her caddesinde, meydanlarda dünyaca ünlü sanatçılardan eserleriyle karşılaşabilirsiniz. Floransa'nın en popüler yeri Duomo Meydanı'dır. Burada Santa Maria del Fiore Katedrali, Vaftizhane ve Cennet Kapısı'nı görebilirsiniz. Duomo'nun yapımında İtalya bayrağının renklerini simgeleyen kırmızı ve yeşil mermer kullanılması oldukça dikkat çekmektedir. Duomo’ nun dışı çok süslü oymalarla bezenmiştir. Yanında bulunan çan kulesi “Campinello” da en az kilise kadar süslüdür. Çan kulesini Giotto isimli bir mimar yapmıştır. Tarihte düz fotoğraf basımı gibi kabartmalardan üç boyutlu resim gibi kabartmalara geçen ilk sanatkar Giotto’ dur; bu nedenle de çan kulesine “Giotto Kulesi” adı verilmiştir. Katedralin kubbesi 54 metre çapında bir sekizgendir ve bu devasa kubbe 13 – 14. yüzyılda yani, Vatikandaki San Pietro Katedrali ile Londra’ daki Saint Paul Katedralinden çok daha önce yapıldığı için takdire şayandır.













Dışı bu kadar ağır süslerle bezenmiş olan Katedralin içi ise, tam tersine çok sade bir görünümdedir. Sebebi ise Medicilerin o zamana kadar yapılmamış türde bir kilise yapmak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Neredeyse Avrupa’daki tüm Orta çağ kiliselerinin içi ikonalarla, fresklerle ve vitraylarla süslüdür. Halbuki Floransa katedralinin iç duvarları düz ve bomboştur. Eskiden bu duvarlarda, Hıristiyanlığın ilk yıllarını tasvir eden büyük halılar asıllıymış. Bu halılar; hem kiliseyi dekore etmekte, hem Medicilerin değişik düşünce tarzını ve zenginliğini yansıtmakta, hem de isteyen ziyaretçilere kopyaları satılarak Floransa’ ya gelir sağlamaktaymış. Sağdaki resimde görülen ise Çan Kulesidir. Bu kulenin yapımına 1334 yılında başlanmış ancak, projeyi hazırlayan Giotto'nin ölümünden sonra bu kule ancak 14. yüzyılın sonlarına doğru bitirilebilmiştir. Yapımında uğranan zaman aşımı, bu kulenin değişik dönemlere ait çizgiler taşımasında önemli rol oynamıştır.















Floransa'da bulunan Vaftizhane kapıları ile ünlenmiştir. Lorenzo Ghiberti'nin Bronz Kapıları ilk dikkat çeken yerdir. Bu yapıda kapılar ve dış görünüşün dışında, içeride bulunan yer ve tavan motifleri de apayrı bir güzelliktedir. Duomo'nun önündeki yuvarlak binaya "Vaftizhane" adı veriliyor. Hristiyanlıkta insanların günahkar doğduğu ve günahlarından arınmaları için papazın vaftiz etmesi gerektiğine inanıldığı için her kilisede vaftiz yapılan bir alan bulunmaktadır. Burada ise kilisenin vaftizhanesi hemen yanında bulunan bu oktagonal (sekizgen) yapıdır. Vaftizhanenin güneyindeki bronz kapı orjinaldir ve üzerindeki tasvirler ili boyutludur, yani derinlik hisleri yoktur. Güney tarafındaki altın kaplama kapı ise "Cennet Kapısı" olarak anılır ve daha sonradan yapıldığı için Giotto'nun başlattığı üç boyutlu kabartma özelliğini taşır. Turistlerin resmini çektiği kapı kopyadır, asıl kapı kilisenin içindeki müzede bulunmaktadır.
















Şehrin diğer tarafına doğru gidildiğinde dikkatinizi ilk çekecek şey Ponte Vecchio'dur. Arno nehri üzerinde bulunan bu köprü Floransa'nın en meşhur köprüsüdür. Nehrin en dar kısmında yer alan Ponte Vecchio 14. yüzyılda tamamlanmıştır. Bu köprü üzerinden görünen güzel Floransa manzarası dışında, 16. yüzyıldan bu yana köprünün kapalı bölümümde bulunan kuyumcularla dikkat çekici özellik taşımaktadır. Eskiden köprünün üzerinde kasaplar bulunuyormuş ve hayvan artıklarıyla derilerini nehire atıyorlarmış. Şehir bu yüzden çok pis koktuğu için Dük bu kokuya dayanamamış ve bu dükkanları kapattırmış. İkinci dünya savaşında bile bir çok yer bombalanırken düşmanlar bu köprüye dokunmamışlar.













Şehrin bir diğer ünlü meydanı ise Piazza Della Signoria'dır. Burada Palazzo Vecchio, Uffizi Müzesi ve ünlü David (Davut) Heykelini görebilirsiniz. 1560 yılında yapılan Uffizi Müzesi 15 yılda tamamlanmıştır. Bu galeri Floransa'nın sanat adına en önemli müzesidir. Uffizi Müzesi'ne ilgi o kadar yoğun ki, bilet almak için 2 -3 saat kuyrukta bekleniyor, ya da gideceğiniz gün esas olarak belirli ise önceden rezervasyon yaptırılabiliyor. Ancak onun için de yarım saat kuyruk bekliyorsunuz. Müzede Rönesans Dönemi başta olmak üzere, bir çok döneme ait dünyaca ünlü sanatçıların eserlerini görebilirsiniz. (Tiziano, Cimabue, Giotto, Masaccio, Tintoretto, Leonardo, Botticelli, Michelangelo, Piero della Francesca, Raffaello, Caravaggio, Rubens, Rembrandt, Dürer and Goya bunlara örnek verilebilir.)




 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Floransa gezimize şehrin diğer ucundaki Santa Croce Kilisesi ile son verdik. Yapımına 1294'te başlanan Santa Croce kilisesi, Floransa'da Franciskan mezhebinin en önemli kilisesi olup, Roma Katoliik Kilisesi'nin küçük bir basilikasıdır, Santa Croce Meydanı'nda konumlanır ve Duomo'nin yaklaşık 800 metre güneyindedir. Michelangelo, Galileo, Machiavelli, Foscolo, Gentile, Rossini ve Marconi gibi bazı en meşhur İtalyanların mezar yeridir. Bu nedenle ayrıca Temple of the Italian Glories (İtalyan övünmeler tapınağı) (Tempio dell'Itale Glorie) olarak da bilinir.
 
 





 
 

 

 

 

Bu yazımda İtalya'nın en önemli sanat kentini sizlere anlatmış oldum. Resimler her şeyi anlatıyor bence zaten :) Floransa'ya iki üç gün ayırın ve olabildiğince her yerini görün derim. Kesinlikle pişman olmayacaksınız ;) Herkese iyi geziler...