24 Nisan 2011 Pazar

Fizik Kurallarına Meydan Okuyan Yapı

Pisa

Floransa'ya 1 saat uzaklıktaki Pisa, Kuzey İtalya'daki Toskana bölgesinde yer alan ufak bir şehirdir. Ünlü eğik Pisa Kulesi ile içinde Pisa Katedrali ve vaftizhanesinin bulunduğu "Piazza del Duomo" bölgesi 1987den itibaren UNESCO Dünya Mirasları listesi'ne alınmıştır. Ayrıca ünlü bilim adamı Galileo Galilei'de (1564–1642) burada yaşamış ve  Pisa'da Modern Fizik biliminin temellerini atmıştır. Pisa şehrinin ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu kesin olarak bilinmemektedir. M.Ö. 5. yüzyıldan kalma bazı arkeolojik bulgular bölgede Yunan ve Galyalılarla ticaret yapan bir şehrin varlığını ortaya koymuştur.













Pisa Kulesi, Pisa şehrindeki Piazza dei Miracoli de (İtalyanca Mucizeler Meydanı) yer alan ve 1063-1090 yıllarında yapılan bir kuledir. Şehir katedralinin çan kulesi, ana yapıdan ayrı olarak 1173'te yapılmıştır. Kule üst üste bindirilmiş yuvarlak 6 sütun dizisinden meydana gelmiştir. 56 metre yüksekliktedir. Üzerine 294 basamaklı bir merdivenle çıkılır. Pisa Kulesi bitirildiği tarihten itibaren güneye doğru eğilmeye başlamıştır. Bunun sebebi temeldeki yumuşak zemindeki bir çökmedir. Günümüzde, kulenin tepesinden güney yönünde aşağı sarkıtılan bir çekül 4,3 metre açığa inmektedir. Ancak yapının ağırlık merkezinin izdüşümü kendi temel dairesinin içinde kaldığı için kule devrilmemektedir. Kule her yıl milimetrenin onda yedisi kadar (100 yılda 7 cm) eğilmektedir. Kulenin şu andaki eğimi 5,5° kadardır.















Kule, Pisa'nın gücünün ve zenginliğinin bir sembolü olarak Cenova ve Venedik'e rakip olarak yapılmıştır. Galileo'nun, bütün cisimlerin aynı hızla ve aynı fizik kanununa uyarak düştüklerini farklı ağırlıklardaki iki top güllesini bu kuleden aşağı bırakarak gözlemlediği iddia edilmiştir. Bilginin kaynağı Galileo'nun bir öğrencisi olmasına rağmen bu iddia geniş çevrelerce bir efsane olarak kabul edilir.

Pisa Kulesi 1990-2001 yılları arasında onarım için kapalı tutulmuştur. Bulunduğu zemindeki çökme nedeniyle yıkılma aşamasına gelen İtalya’nın ünlü Pisa Kulesi, 20 milyon sterlinlik projeyle kurtarılmıştır. Birkaç yıl içinde yıkılacağı uyarısında bulunulan kule, proje kapsamında yapılan 45 cm’lik bir düzleştirme çalışmasıyla eski haline getirildi.















Pisa kulesine her yarım saatte bir 40 kişinin çıkmasına izin veriyorlar, saat 09.00'da başlıyor ve 17.00'ye kadar her yarım saate bir çıkış gerçekleşiyor. Gittiğiniz anda hemen çıkmak isterseniz muhtemelen bilet bulamayacaksınız. İleri bir saat ya da gün için opsiyonları olduğunu söyleyecekler. Benim size tavsiyem daha önceden internet aracılığıyla kuleye çıkmak istediğiniz gün ve saat için bilet almanız. Komplekse ana giriş kapısından girdikten sonra bilet satış ofisine gidip Pisa kulesine çıkmak için  daha önce internetten satın aldığınız bilete ait çıktı kağıdını ofis görevlisine verip orjinal bileti alabilirsiniz. Bilet fiyatları gişede 15 euro, internetten alırsanız 17 euro ama gişeden hemen alıp girebileceğinizin garantisi yok unutmayın!

Pisa şehrinin tek görülecek yeri Pisa Kulesi ve çevresi olduğu için Pisa'da 2-3 saat geçirmek size yetecektir. Bu yüzden Floransa'ya gittiğinizde mutlaka trenle Pisa'ya da uğrayın ve mucizesi herkesin dilinde olan Pisa Kulesi'ni kendi gözlerinizle görün derim :)

21 Nisan 2011 Perşembe

Yaşamına Günümüzde Devam Eden Ortaçağ Kenti

Siena

Siena dendiği zaman akla ilk olarak İtalyanların "Palio" dedikleri at yarışları geliyor. Bundan uzun uzun bahsetmeden önce biraz şehirle ilgili bilgi vermek istiyorum. Siena,  Orta İtalya'daki Toskana bölgesinde 13. yy'dan kalmış ve günümüze kadar dokusunu koruyabilmiş bir şehirdir. Siena , Romus’un oğulları Senius ve Acius tarafından kurulan daracık sokaklardan kocaman bir meydana açılan kırmızı renkli şehirdir. Adını, Romanın kurucuları Romus ve Romulusu emziren dişi kurttan alıyor. Bu yüzden şehrin bir çok yerinde bu dişi kurt heykelini görebilirsiniz. Kırmızılığını ise zeminde bulunan kırmızı topraktan ve bu topraktan yapılan taş binalardan alıyor. Siena'nın tarihi şehir merkezi, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi'ne alınmıştır. Siena, özel yöresel mutfağı, şehirde bululan sanat eserleri - müzeleri ve ortaçağ görüntüsü ile  İtalya'nın en çok sayıda turist çeken şehirlerinden biridir. Şehirdeki Piazza del Campo Meydanı, bu meydanda geleneksel olarak her yıl mahalleler arasında yapılan at yarışlarıyla çok ünlüdür. 
















Toscana Bölgesine girince tepelerin üzerine kurulmuş ortaçağ şehirleri dikkatinizi çekiyor. Buralar güneyde Romalıların kovduğu Etrüsklerin gelip kurdukları yerleşim yerleridir. Tüflü kayaları oyarak güvenli, Romalıların kolay bulamayacakları yerleşim yerleri yapmışlar. Günümüzde gördüğümüz bu ortaçağ binaları da mağara ve yeraltı şehirlerinin üzerine inşa edilmiş. Siena da bunlardan biri!




Evlerine oldukları kadar geleneklerine de bağlı bir halk Siena'da yaşayan insanlar. Şehirde 17 mahalle (contrada) var. Her mahallenin flaması ve maskot gibi simgesi var; panter mahallesi, salyangoz mahallesi, kaplumbağa mahallesi gibi. Bayrak ve flamalar mahallelerin adını yazar gibi sokak başlarındaki binalara asılıyor. Her yıl "Palio" adı verilen at yarışları düzenleniyor. Bu yarışlarda Toscana’nın 17 bölgesini temsil eden jokeyler, eğersiz atlarla Campo Meydan'ında yarışıyorlar. Başlangıcı Romalılar dönemine dayanan bu yarışta, kimin hangi ata bineceği kura ile saptanıyor. At ve sürücüsü yerel kiliseler tarafından kutsandıktan sonra kostümlü geçit töreni başlıyor, önde yürüyen bayrakçıların gösterileri seyredenleri coşturuyor. Kazanan ipek bir flamayla ödüllendiriliyor ve bu flamayı gelecek yarışa kadar mahallesine asıyor, böylece kimin kazandığı sürekli görülebiliyor. Yarıştan sonra seyirciler çevredeki meyhanelere dağılıyor, içki eşliğinde sabahlara kadar yarıştan söz ediyorlar. Campo Meydanı'ndaki 9 dilim, mahalleleri ve Meryem Ana'nın pelerinini simgeliyor. Yarışlar bu yüzden bu meydanın etrafında yapılıyor. 2 Temmuz'da elemesi ve 16 Ağustos'ta finali olmak üzere iki kere düzenlenen yarış toplamda 3 dakika sürse de hazırlığına haftalar öncesinde başlandığı söyleniyor.












Siena'daki duraklarımızdan biri de gotik mimarinin en güzel ve bütünüyle kalan nadir eserlerinden biri olarak 13. yy'da inşa edilen Duomo yani Siena'nın en büyük katedrali oluyor. Halkın şehir dışından taşıdığı siyah beyaz taşlarla yapılan katedralin dışında bir çok heykel, içerideki duvarlarda ise erken rönesans döneminden kalan görkemli resimler görebilirsiniz. Diğer İtalyan kentlerinin aksine kilise ve yönetim binaları birbirinden uzakta ilgisi olmayan yerlerde. Laik bir yönetim anlayışının, din ve devlet işlerin birbirinden ayrı olduğunun bir göstergesi olmuş bu.















Duomo’yu gezdikten sonra hemen karşısında 1440 yılında inşa edilen Santa Maria della Scala’yı görebilirsiniz. Burası eski bir hastane binası. Duvarlarda o zamandan kalma resimler var. Binada geniş birbirine bağlı uzun odalar ve koridorlar bulunuyor. Aynı zamnada yetim çocuklara da burada bakılıyor. O zamanlar hasta ya da yaralı olanlar da burada tedavi ediliyormuş. Yemeğimizi yiyip gezimize meydandaki Fonte Giaa’nın fotoğraflarını çekerek devam ediyoruz ve daha sonra Mangia Kulesine çıkıyoruz. Şehrin en yüksek kulesinden nefes kesen bir manzara görünüyor ve buradan şehri bir ucundan diğer ucuna kadar seyredebiliyorsunuz. Siena’ya geldiğinizde vaktiniz ve olursa mutlaka bu kuleye çıkın.













Toscana Bölgesi'ne yolunuz düşerse Siena'ya uğramadan geri dönmeyin derim. Turlarla gidenler için genelde ekstra tur olarak seçenek sunuyorlar. Turlardan bağımsız gidenler de Floransa'nın ve Pisa'nın yanına bir gün de olsa mutlaka sıkıştırsınlar Siena'yı, pişman olmazsınız ;) Herkese iyi yolculuklar ve geziler şimdiden :)





20 Nisan 2011 Çarşamba

İstanbul'da Kahvaltı Serisine Devam

KaraFırın'da Kahvaltı

Havaların ısınmasıyla birlikte İstanbul'da kahvaltı sezonu da açılmış bulunuyor. Emirgan Sütiş'ten sonra bu seferki durağımız Kara Fırın oldu. KaraFırın'ın, kelime anlamı olarak ünlü Vakfıkebir ekmeğinin yapıldığı ateşe dayanıklı taştan yapılan fırınlara verilen isim olduğunu biliyor muydunuz? Bir aile şirketi olan KaraFırın'ın kökleri 1905'e ve Batum'a kadar uzanıyor. Uzun yıllar ekmek fırını olarak faaliyet gösteren şirket, 1992′de unlu mamuller ve pastacılık alanlarına geçişle yeni bir kimlik kazanıyor.













Karafırın’ın halen 23 şubesi var, İstanbul’da 19 şube bulunuyor. Bu şubelerden bazılarını sayacak olursak; Ulus, Nişantaşı, Bahçeşehir, Bakırköy, Kemerburgaz, İstinye, Kozyatağı, Avrupa Konutları, Hasanpaşa, Florya, İkitelli Deposite ve Armonipark AVM vb. Karafırın’ın üretim tesisi İkitelli Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunuyor. Ana şube Bakırköy Osmaniye'de ilk açılan şubedir.











Biz Başakşehir, Deposite AVM'nin girişinde bulunan Kara Fırın'ı denedik. Kahvaltı kuponlarmızı grupfoni'den almıştık :) Açık büfe değil de kahvaltı tabağı olduğunu öğrenince açıkçası biraz hayal kırıklığına uğradık ancak tabaklarımız gelince bunun yersiz bir şey olduğunu görmüş olduk çünkü gelen tabak soldaki resimde görülen tabaktı. İçinde peynir, jambon, siyah zeytin, yeşil zeytin, kaşar peynir, beyaz peynir, bal, tereyağı, reçel, domastes ve salatalık bulunuyordu. Bunun yanında sucuklu omlet ve taze sıkılmış portakal suyu da geldi :) Termosla gelen çayı da unutmamak lazım. Biz hem servis elemanlarının davranışından, hem servis hızından, hem de yiyeceklerden çok memnun kaldık. Diğer şubeleri bilemiyorum ama evi yakın olup da haftasonu dışarıda kahvaltı yapmak isteyenlere Deposito AVM'deki Kara Fırın'ı tavsiye ediyorum. Herkese afiyet olsun :)



Evita Müzikali Türkiye'de

Arjantin'in Unutulmaz First Lady'si

Hepimizin "Don't Cry For Me Argentina" yani "Benim İçin Ağlama Arjantin" şarkısıyla hatırlayacağımız Evita Müzikali'nin Türkiye'ye geleceğini ilk duyduğumda çok heyecanlanmıştım. Şarkısını sürekli duyduğum, filmlerini izlediğim Evita'nın müzikalini de kaçırmak istemedim ve direk bilet aldım. Sahnelendiği ilk günden beri en iyi müzikal, en iyi kadın oyuncu, en iyi müzik, en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu, en iyi ışık, en iyi söz ve en iyi tiyatro koreografisi başta olmak üzere 20`nin üzerinde ödül kazanan müzikal, Avrupa turnesi kapsamında İstanbullularla buluşuyor.Yönetmenliğinde Bob Tomson ve Bill Kenwright, kareografisinde Bill Deamer`in görev aldığı oyunda, Arjantin`in eski devlet başkanlarından Juan Peron`un eşi Eva Peron`un hayatı, Tim Rice`ın şarkı sözleri ve Lloyd Webber`in müzikleri eşliğinde sunulacak. Müzikal, 24 Nisan tarihine kadar izlenebilecek.















Müzikalin konusundan yani Evita'nın hayat hikayesinden bahsedecek olursak; María Eva Duarte de Perón, bilinen adıyla Eva Perón, (7 Mayıs 1919 – 26 Temmuz 1952), Arjantin başkanı Juan Domingo Perón'un ikinci eşidir. Arjantin halkının çok sevdiği Eva, İspanyolca "Küçük Eva" anlamına gelen Evita lakabıyla bilinirdi. Arjantin'in Los Toldos kentinde, beş çocuklu fakir bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasını yedi yaşındayken kaybetti ve 14 yaşında aktrist olmak için Buenos Aires'e gitti. Buenos Aires'te radyoda şovlar yaparak ve tiyatroda küçük rollerde oynayarak hayatını devam ettiren Evita, 1944 yılında Juan Domingo Peron ile tanıştı. Juan Peron, 1943 yılında ülke yönetiminde önemli bir görev üstlendi ve askeri darbede rol oynayarak siyasete girdi. Peron, 1944 yılındaki darbenin ardından tutuklansa da Eva Peron ve arkadaşlarının işçileri yanlarına alarak başlattıkları grevler neticesinde serbest bırakıldı. Bundan çok kısa bir süre sonra da Eva ile Juan Peron evlendi. Juan Peron, 1946 tarihinde de Başbakan oldu.
















Evita, kocasının diktatörlüğü döneminde kadın hakları için çalıştı ve aktif anlamda siyasetin içinde yer almamasına karşılık, her zaman siyasetle ve halkla içiçe oldu. İşçi sendikalarının örgütlenmesinde önemli rol üstlendi ve 1947 yılında kadınların oy verme hakkı elde etmesini sağladı. Fakir halka yiyecek, para ve ilaç yardımında bulundu, çocuklar için de yardım kampanyaları düzenledi. Evita Peron, 1952 yılında 33 yaşında iken kanserden öldü. Peron'un iktidardan düşmesinden sonra gömüldüğü yerden çıkartılan cesedi 16 yıl saklandıktan sonra önce eşinin yanına, sonra da aile mezarlığına defnedildi. Hayatını anlatan "Evita müzikali yıllar sonra sahnelendi. Madonna daha sonra bu müzikalin beyaz perde uyarlamasında rol aldı. Eserin en önemli parçası "Don't Cry for me Argentina!”' (Benim İçin Ağlama Arjantin!) dir.
















Bu müzikalle birlikte ilk defa yeni yapılan İstanbul Kongre Merkezi'nde bir temsil izlemiş oldum. Açıkçası salonu hiç beğenmedim! Müzikal, opera ve bale gibi temsiller için hiç uygun değil çünkü en basitinden orkestra için normalde sahnenin önünde olması gereken platformu yapmamışlar maalesef! Orkestra yan tarafta bir yerde eğreti bir şekilde çalıyordu müzikleri, belli ki oraya sığmadığı için enstrümanların bir kısmı da azaltılmış. Birisi yetkililere salonun büyük olmasının "iyi" olduğu anlamına gelmeyeceğini söylemeli...Sadece orkestra da değil, normalde sahnenin üstünde olması gereken yazılar iki dev ekranda sağda ve solda yansıtıldığı için oyuna konsantre olmakta iyice zorlandık. Bir de hala sanat eseri izleme kültürüne sahip değiliz ne yazık ki, bunu bir kez daha görmüş olduk. Sürekli girip çıkanlar, telefonuyla oynayanlar, telefonu çalanlar! Hiç bir oyunda konsantre olmakta bu kadar zorlanmamıştım. Yine de bu fırsat her zaman elinize geçmez, hala vakit varken gidip oyunu izlemenizi tavsiye ederim. Herkese iyi seyirler :)




6 Nisan 2011 Çarşamba

İstanbul'un En Güzel Alışkanlığı

Boğaz'da Kahvaltı Keyfi

Yurt dışında yaşayan İstanbulluların en çok özlediği şeydir Boğaz'da kahvaltı keyfi. Arnavutköy'den Sarıyer'a kadar uzanan sahil şeridinde bir çok mekan bulunuyor ve herkesin favorisi farklı :)Özellikle haftasonları gittiğinizde Boğaz trafiğine, masalar genelde dolu olduğundan beklemek zorunda kalmanıza rağmen yine de vazgeçilmezdir Boğaz'da kahvaltı yapmak. Her daim hafif rüzgar, eşsiz bir manzara ve çeşit çeşit mekanlardan gelen güzel kokular...












Boğaz kıyısında kahvaltı için ana mekanları sayacak olursak ilk akla gelenler; Emirgan Sütiş, Kuruçeşme Aşşk Cafe, Sade Kahve, Bebek Kahvesi, Kale Cafe, Don Jon ve Sarı Köşk olur sanırım. Özellikle pazar günleri birçok mekanda açık büfe kahvaltılar oluyor ama bende size tavsiye pazar günleri için rezervasyonsuz gitmeyin, yoksa yer bulamama riskiniz çok yüksek.







 
 
 
 


Pazar günleri hemen hemen her mekanda açık büfe brunch oluyor. Fiyatlar 35-45 TL arasında değişiyor. Biz genelde öğrenciliğimizden bu yana değişmez mekanımız olan Emirgan'da Sakıp Sabancı Müzesi'nin hemen yanında bulunan Sütiş'i tercih ediyoruz. Koca çınarların altında, deniz manzarasına karşı oturup sohbet edip kahvaltı yapabileceğiniz ya da sadece kahve içip bir şeyler okuyabileceğiniz bir yer. Burada açık büfe kahvaltı verilmiyor, menüden ne alırsanız onu ödüyorsunuz. Menü zengin olduğu için aradığınız her şeyi bulmanız mümkün.
 
 










 
Kahvaltılıklar taze ve lezzetli. Domatesler zeytinyağı ile tatlandırılmış, zeytin ve peyniri ayrı ayrı alabileceğiniz gibi tek porsiyonda birlikte de alabilirsiniz. Bal ve kaymak da aynı tabakta ekmeğin üzerine sürülmeyi bekliyor :) Taze taze ve lezzetli birçok ekmek çeşidiyle simit de kahvaltıyla birlikte geliyor. Ayrıca kol böreklerini de denemeden geçmeyin derim. Sahanda yumurtanın her türlüsünü bulabilirsiniz ve bakır tavada yapıldığı için çok daha lezzetli oluyor. Yanına bir de taze sıkılmış portakal suyu ve çay aldınız mı mükemmel kahvaltıyı tamamlamış oluyorsunuz :) Herkese afiyet olsun...

 

5 Nisan 2011 Salı

Yurtdışına Arabayla Çıkmak

Kendi Aracınızla Yurt Dışına Çıkmak

19 Mayıs tatilinin yaklaştığı şu günlerde eminim birçoğunuz tatille ilgili çeşitli planlar yapmaya başladınız. Bu yazıyı bizim gibi yurt dışına arabayla çıkmayı düşünenlere rehber olması amacıyla yazıyorum. Burada önemli olan hangi sınır kapısından geçeceğiniz! Avrupa'da ilk giriş yaptığınız ülke çok önemli çünkü farklı kurallar var. Türkiye'yi düşündüğümüzde karayoluyla Avrupa'ya geçiş iki ülkeden mevcut: ya Bulgaristan üzerinden geçeceksiniz ya da Yunanistan üzerinden. Bulgaristan üzerinden geçerseniz, Bulgaristan henüz schengen'e üye olmadığı için hem schengen vizesi hem de Bulgaristan vizesi almanız gerekiyor. Yunanistan üzerinden geçerseniz sadece schengen yeterli ama Yunanistan'dan almanızda fayda var. Eğer daha önce başka bir ülkeden vizeniz var ve bu ülkeye giriş çıkış yaptıysanız o zaman da sorun olmuyor ancak tamamen farklı bir ülkeden alıp bir de giriş çıkışınız yoksa o zaman biraz sorun olabilir.




Yukarıda gördüğünüz belgenin adı "Yeşil Sigorta" (Green Card). Bulgaristan'dan geçecekseniz pek sorulmayan bir şey ancak Yunanistan'dan çıkarken işler değişiyor. Yunan polisi tüm belgeleri tek tek kontrol ediyor ve eğer eksik belgeniz varsa sizi geçirmiyor, Türk tarafına geri gönderiyor. Yeşil Sigorta'nın 15 günlüğü 63,3 euro, 1 aylığı 79,13 euro (süre uzadıkça fiyatı da artıyor). Hemen hemen bütün sigorta şirketleri bu sigortayı yapıyor ancak benim size tavsiyem bu işte uzman olan Turing'den yaptırmanız. Yeşil Sigorta'nın dışında yaptırmanız gereken diğer bir belge de uluslararası sürücü belgesi. Eğer bu belgeyi ilk defa alacaksanız en az 1 yıllık veriliyor ve maliyeti 278 TL. Bu belgeyi alabilmek için iki adet fotoğraf, ehliyetiniz ve TC kimlik no gerekiyor. Bunu Turing'ten yaptırabileceğiniz gibi gümrükte de yaptırabilirsiniz.




Bunların dışındaki son belge de triptik ehliyet. Bu sizin değil arabanın ehliyeti oluyor ve 30 tl tutarında. Bu belge için de ruhsatın aslı, TC kimlik no ve başvuru formunu doldurmanız gerekiyor. Bulgaristan'dan bile geçecek olsanız bu belgeyi mutlaka yaptırmanız gerekiyor. Şunu da söylemeden geçmek istemiyorum; eğer araba sizin üzerinize değilse, başkasının arabasıyla yurt dışına çıkmak istiyorsanız noter tasdikli vekaletname yaptırmanız gerekiyor.
















Bu işlemleri öğrendikten sonra yakın bir yere ve iki kişi gideceğimiz için arabayla gitmekten vazgeçtik :) Daha fazla sayıda kişi ile tatile çıkmayı düşünenler ve uzak mekanlara yolculuk edecekler için tüm bu prosedürlere rağmen insanın kendi arabasının rahatlığı kolay kolay bulunmaz diyip arabayla gitmenizi öneririm :) Herkese iyi yolculuklar şimdiden...


4 Nisan 2011 Pazartesi

İstanbul'da Bir İtalyan

Mezzaluna

İçerden muhteşem kokular yükseliyor. Ortamda güleryüzlü insanlar, tatlı sohbetlerine dalmışlar. Garsonlar fır dönüyorlar, bir yandan siparişleri yetiştirmeye çalışıyorlar diğer yandan sohbetlerin arasından sorulan soruları güleryüzle yanıtlıyorlar. Aradan bir müziğin ezgileri yükseliyor. Uzaktan bakınca insan orada olmak istiyor ve burası kesinlikle bir İtalyan lokantası diyor.

Milanolu iş adamı Aldo Bozzi ve Floransalı ünlü mimar Roberto Magris tarafından 1984 yılında New York’da kurulan İtalyan restoranı Mezzaluna çok kısa bir sürede New York’un en popüler buluşma yeri haline geldikten sonra sırasıyla Los Angeles, Aspen, Miami ve Atlanta’da yeni Mezzaluna restoranları açıldı. Amerika’nın dışında ilk olarak 1995 senesinde Türkiye’de açılan Mezzaluna, hâlihazırda İstanbul’da 5 şubesi (Etiler, Trio, Beykoz, İstinye Park, Capitol), Ankara’da 2 şubesi (Bilkent, Kavaklıdere), İzmir’de ise 3 şubesi (Konak, Agora, Alaçatı) olmak üzere 10 şubeyle hizmet veriyor.












İtalyanca bir kelime olan Mezzaluna'nın anlamı var: “Yarım ay” ve "Yarım ay şeklinde özel bıçak”. Bu temaları girişte ve içerde yer alan tablolarda görebilirsiniz. Dekor için iyi çalışıldığı ve ayrıntılara önem verildiği açık olarak görülüyor. Servis elemanlarını menü konusunda iyi eğitmişler, menüde herşey italyanca olmasına rağmen yemek detaylarına hakimler ayrıca servis hızları da gayet iyi.
Bugün baktığımızda Mezzaluna'nın, Türkiye’de kendisini iyi konumlandırmayı başarmış bir restaurant zinciri haline geldiğini görebiliriz. Pizza-makarna-risotto ağırlıklı menüsünü ortalama fiyatlarla satabiliyor. Mezzaluna’ların mönüsünde antipasti (başlangıç), salata, carpaccio, pasta (makarna), risotto, ızgara, pizza ve tatlı bölümleri bulunmaktadır. Özellikle soğuk başlangıçlar ve carpacciolara ilave olarak, odun fırınında pişirilen ince hamurlu pizzalar ve el yapımı makarnalar çok revaçta. Müşterilerin en çok tercih ettikleri tatlılar ise Tiramisu, crema gratinata ve çikolatalı fondente’dir. Fiyatlar ortalama pizzalar 20-25 TL aralığında, Risotto fiyatı da 25-37 TL aralığında.












Biz yemek denememizi Kanyon Mezzaluna Express'te gerçekleştirdik ve tercihimizi brokoli çorbası, pizza ve makarnadan yana kullandık. Brokoli çorbasını özellikle diyette olanlara ve brokoli severlere tavsiye ediyorum :) Yapılabilecek en lezzetli brokoli çorbasıydı diyebilirim. Ancak malesef makarna konusunda aynı şeyi söyleyemeceyeceğim. Mantar soslu makarnada mantar neredeyse yoktu diyebilirim, tatsız tuzsuz bir makarnaydı ve gereğinden fazla "Aldante" (İtalyan usulü az pişmiş makarna) yapmışlar. Pizza yiyen arkadaşım ise gayet halinden memnundu :) İnce hamurlu, kıtır pizza severlere kesinlikle tavsiye ancak benim gibi kalın hamurlu pizza sevenler uzak dursun diyorum :) Bol malzemeli ve büyük bir porsiyon pizzaya hazırlıklı olunuz.

Renkli dekorasyonu, hareketli ve rahat ortamıyla tipik trattoria olan Mezzaluna’larda içecek olarak yerli şarapların yanı sıra İtalyan ve Yeni Dünya şaraplarının da yer aldığı zengin bir şarap mönüsü müşterilerin beğenisine sunuluyor. Biz Roze şarap denedik ve beğendik. O da tavsiye olunur :) Gerçek İtalyan lezzeti seven veya denemek isteyenlere Mezzaluna'ya uğramalarını tavsiye ediyorum, herkese afiyet olsun :)