20 Mart 2011 Pazar

Londra'da Yeni Bir Türk Restaurantı

Fora Restaurant

Arkadaşlarımızdan gelen talepler doğrultusunda Londra'daki Türk Restaurantlarını keşfe devam ettik. Bu yazıdaki durağımız Liverpool Street ile Aldgate'in tam ortasında kalan ve iki ay önce açılan Fora Restaurant oldu. Fora Restaurant ile tanışmamız Groupon (Türkiye'deki şehir fırsatı.com'un İngiltere versiyonu) sayesinde oldu. Burada kuponun satıldığını gördüğümüzde bu fırsatı değerlendirmek istedik. Kupon dahilinde iki sıcak meze, iki soğuk meze, birer ana yemek ve şampanya bulunuyordu. Tatlıları da kendimiz ekleyince Türk yemeklerine hasret kişiler olarak kendimize mükemmel bir ziyafet çektik :)







Fora Restaurant daha girişinden itibaren Londra'daki diğer Türk restaurantları arasından sıyrılarak ambiyansı ile fark yaratıyor. Her ne kadar birkaç İngiliz sitesinde Lübnan mutfağı diye geçse de gerek dizaynı, gerekse müzikleri ile dışarıdan bakılınca Türk Restaurant'ı olduğunu belli ediyor. Gelelim yemeklerine; siparişi vermeden önce diğer tüm Türk restaurantlarında olduğu gibi direk humus ve zeytin geliyor. Biz meze olarak kısır, cacık ve börek istedik, bir de şu soğuk kış günlerinde ana yemekten önce çorbalarımızı içtik. Nedendir bilmiyorum ama İngiltere'deki Türk Restaurantlarında kısır, gevurdağı salatasıyla karıştırılmış gibi, hepsinin içinde ceviz var :/ Belki de alışık olmadığım ve cevizi sevmediğim için bana biraz garip geldi ama eşim ceviz seven biri olarak kısırı beğendi. Çorba hem miktar olarak, hem de tat olarak tam olması gerektiği gibiydi, çok beğendik. Cacık ve börek de çok güzel olmuştu. Fora Restaurant ilk etapta mezeleriyle bizden geçer not aldı.


 


























Mezelerimizi ve çorbalarımız yedikten sonra ana yemeklerimizi beklemeye başladık. Ana yemek olarak ben karışık ızgara, eşim de adana kebabı istedik. Adana kebabı beklediğimiz gibi acı çıktı ama tadı çok güzeldi. Benim karışık ızgara tabağımın içinde iki parça kuzu eti, iki parça tavuk eti ve bir parça da kebap vardı. Yanında pilav ve salatasıyla birlikte geldi. Yemeğin lezzeti süperdi ve porsiyonların büyük olduğunu da ayrıca belirtmek istiyorum. Yemeklerden dolayı her ne kadar ölesiye doyduysak da tatlısını da denemeden çıkmak istemedik. Tatlı olarak fıstıklı baklavayla armut tatlısı istedik. Fıstıklı baklava şu ana kadar yediğim en iyi baklavalardan biriydi! Eşim de armut tatlısının tam istediği gibi çok hafif olduğunu belirtti.





























Fora Restaurant için şimdiye kadar Londra'da yemek yediğimiz Türk Restaurantları'nın içinde en iyisi demek hiç yanlış olmaz. Henüz açılalı iki ay olmuş ama biz gittiğimizde restaurant bayağı doluydu. Yolunuz Londra'ya düşer ve bir Türk Restaurant'ına gitmek isterseniz veya Londra'da yaşıyor ve yabancı arkadaşlarınıza Türk mutfağını tanıtmak istiyorsanız kesinlikle Fora Restaurant'ı tavsiye ediyorum. Deneyin, pişman olmayacaksınız :) Herkese afiyet olsun :)



9 Mart 2011 Çarşamba

Kraliyet Düğünü

The Royal Wedding

Uzun bir zamandır İngiltere'de herkes Royal Wedding, yani kraliyet düğününden bahsediyor. İngiltere Kraliyet düğünü, ülkeye çekeceği turist sayısı, "müstakbel prensesin" gelinliği, kilisenin yanından ayrılmak istemeyen protestocuları ve davetlileriyle artık uluslararası basında da yer almaya başladı. Aynı üniversitede okurken tanışan Prens William ile Kate Middleton'ın düğünü 29 Nisan Cuma günü, Londra'daki Westminster Kilisesi'nde yapılacak. İnşa edildiği 11. yüzyıldan bu yana toplam 38 kral ve kraliçenin taçlarını giydiği Westminster Kilisesi, "Parlamento Meydanı" olarak bilinen, parlamentonun ve ünlü saat kulesi Big Ben'in yanında bulunuyor.





Prens William'ın annesi Prenses Diana'nın 1997'deki cenaze töreninin de yapıldığı kilisede, 1947 yılında William'ın babaannesi olan Kraliçe 2. Elizabeth de evlendi. Kate Middleton, düğün günü kiliseye otomobille gelecek. Düğün töreninin ardından ise çift atlı arabayla kiliseden ayrılacak ve Buckingham Sarayına, halkı ve turistleri selamlayarak gidecek. Düğünü Anglikan Kilisesi Canterbury Başpiskoposu Rowan Williams yönetecek.

Kraliyet ailesi düğün için üzerinde altın arma bulunan 1900 davetiye gönderdi. Düğüne ünlü İngiliz şarkıcı ve besteci Elton John, futbolcu David Beckham ve eşi Victoria Beckham gibi ünlü kişilerin de çağrıldığı, ancak örneğin ABD Başkanı Barack Obama ve eşinin ya da Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve eşinin davet edilmediği ifade ediliyor. Buna neden olarak bir kısım bu kişilerin davet edilmesinin çok daha fazla güvenlik gerektirmesi olarak gösterirken, bir kısım da Obama çiftinin düğünden kısa bir süre sonra Mayıs ayında İngiltere'ye resmi ziyarette bulunacakları için düğüne çağrılmadıklarını söylüyor.




Kate Middleton'ın kıyafetlerinden saç modeline kadar birçok konu İngiliz basınının ve kamuoyunun ilgisini çekiyor. Ancak kraliyet ailesi Prenses Diana'da olanın aksine, basının Kate Middleton'ı yakından takip etmesine izin vermiyor. Middleton'ın giyeceği gelinliğin modeli de merak konusu. Times gazetesi bu konudaki son ipucunu yayımlayarak, Kate Middleton'ın gelinliğini geçen yıl intihar eden ünlü İngiliz tasarımcı ve modacı Alexander McQueen'in baş tasarımcısı Sarah Burton'ın yapacağını iddia etti.




Prens William ile nişanlısı Kate Middleton’ın 29 Nisan’daki düğünleri için oluşturulan "www.officialroyalwedding2011.org" adresli internet sayfasında, çiftin nişan fotoğraflarına ve düğünlerinin yapılacağı Londra’daki Westminster Kilisesiyle ilgili bilgilere yer veriliyor. Sayfaya ayrıca gelecek günlerde, düğün günüyle ilgili ziyaretçiler için önemli bilgilerin konulması bekleniyor. 29 Nisan’da yapılacak ve yerel saatle 11.00’da başlayacak düğün töreni için ülkede tatil ilan edildi. Düğünün İngiltere’ye, 620 milyon sterlin turizm geliri getireceği öngörülüyor.

Düğün için Hyde Park'a dev ekran kurulacağı ve 200 binden fazla kişinin burada düğünü izleyeceği konuşuluyor. Biz de o tarihlerde İngiltere'de olmayı planlıyoruz, düğünden sonra da düğünü anlatan bir yazı yazacağım :) Aranızda o tarihlerde her ne sebeple olursa olsun İngiltere'ye gitmeyi düşünen varsa çok geç olmadan otel rezervasyonlarını yaptırsın derim. Herkese iyi eğlenceler :)


6 Mart 2011 Pazar

Online Kozmetik Satış Sitesi

Strawberrynet

Bugünkü yazıda gelen sorular üzerine sizlere Strawberrynet kozmetik alışveriş sitesinden bahsedeceğim. 10 yıldan uzun bir süredir açık olan site ucuz fiyatlarıyla biliniyor. Strawberrynet'in merkezi Hong Kong'da bulunuyor. Global markaları mağazalarda satılan fiyatının yüzde 40'ına kadar indirimli fiyatla satan site, cilt bakımı, makyaj ve parfüm markaları olmak üzere yaklaşık 20 bin ürünü sitede barındırıyor ve 200'ün üzerinde ülkeye teslimat gerçekleştiriyor. ABD, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Kore ve Türkiye havayolu ile yapılan küçük paketli gönderilere gümrük vergisi uygulamadığı için firma bu pazarlarda daha hızlı büyüyor. Firma üç üründen fazla sipariş verene normal indirim üzerinden yüzde 5 ekstra indirim yapıyor. Ayrıca siparişleriniz arttıkça bağlılık indirimi adı altında %1'den %6'ya kadar ekstra bir indirim daha yapıyorlar.





İnternet üzerinden 10 yılı aşkın bir süredir kozmetik satışı yapan StrawberryNet.com sitesinden yapılan alışverişler internetteki alışveriş forumlarında ve bloglarda birebir kullanıcıların tavsiyeleriyle Türkiye'de de hızla yaygınlaştı. Ancak sitenin güvenilir olduğundan tereddüt eden bir kesim de bulunmakta. Site üzerinden dünyaca ünlü kozmetik, makyaj ve cilt bakımı markalarının orijinal ürünlerini gümrüksüz fiyatlarıyla hatta yüzde 40'a varan indirimlerle sattığını söyleyen site için bazı şirketler, birçok ürünün sahte diye geri döndüğünü belirtiyorlar.




Site üzerinden dünya çapındaki markaların ürünlerini yüzde 100 orijinal olarak sattıklarını belirten Strawberry Limited'den Mike Walsh'un bu konudaki yorumu ise, kendi kategorilerinde dünyanın en büyük ve başarılı website'si olduklarını söylemek oldu.. Site üzerinden tamamen hakiki ürünlerin satışını yaptıklarını dile getiren Walsh, ürünleri nereden edindikleri ile ilgili sorulara ise 'gizlilik prensibi' nedeniyle cevap vermiyor.

Açıkçası Strawberrynet'ten sürekli alışveriş yapan biri olarak ürünlerle ilgili hiçbir sorun yaşamadığımı belirtmek istiyorum. Daha önce çalıştığım kozmetik şirketinde de ürünlerin gerçek olduğu konuşuluyordu, bu yüzden ürünlerin orjinalliği konusunda pek şüphem yok. Ancak son siparişimde benim şöyle bir sorunum oldu, ürünlerimden biri eksik geldi. Çevremdekilere sorduğumda ilk defa benim başıma böyle bir şeyin geldiğini söyleyebilirim :) Bu tarz konularda veya baika herhangi bir sorun yaşadığınızda müşteri hizmetleri ile iletişime geçince hızlı bir şekilde mesajınıza geri dönüp sorunu çözüyorlar.

Benim tavsiyem özellikle çok hızlı tüketilen ve çok özel olmayan kozmetik ürünlerinin (ruj, oje vs) alınabileceği ancak cilt bakım ürünlerinin (özellikle kutusuz ürünlerle ilgili çok şikayet duydum) alımında daha dikkatli olunması yönünde. Herkese iyi alışverişler şimdiden :)







4 Mart 2011 Cuma

İskoçya'dan Manzaralar

Glasgow

İskoçya turu yaparken başkent Edinburgh'tan sonra yolumuza arabayla iki saat uzaklıkta olan Glasgow'la devam ettik. Aracımızı park edip yürüyerek şehir merkezinden gezimize başladık. Glasgow, tarihi eserlri çok iyi korunduğu için insanda bir film setinde yürüyormuş etkisi bırakıyor. Clyde Nehri'nin kıyısına kurulmuş şehrin tamamında taş binaların sebep olduğu sarı rengin hakim olduğunu görebilirsiniz.













Gezimize 13. yy'da inşa edilmiş olan Glasgow Katedrali ve Necropolis'ten başladık. Katedral türünün nadir örneklerinden çünkü genelde o tarihlerde yapılan birçok bina bir şekilde yıkılmış, günümüze gelene kadar çeşitli renovasyonlara uğramış durumdalar. Ancak Glasgow Katedrali herhangi bir ekleme olmadan orjinal haliyle günümüze kadar gelmiştir. Katedralin, 6. yy'da inşa edilen St.Mungo Şapeli'nin üzerine inşa edildği biliniyor. Katedral iki katlı olup, içerisinde St. Mungo'nun mezarı da bulunmaktadır. Katedralin hemen yanındaki Necropolis'te ise Glasgow'daki güçlü ailelerin mezarları ve anıtları bulunuyor.













Katedralin yanında birçok heykel görebilirsiniz. Bu heykeller şehrin ileri gelenlerinin, şehre önemli eser verenlerin heykelleri. Heykellerin tam karşısında St. Mungo Müzesi'ni görebilirsiniz. St. Mungo Müzesi, şehrin en eski evine kurulu olan bir din müzesi. Biz gittiğimizde restorasyonda olduğundan dolayı kapalıydı bu yüzden gezemedik ama 2011'de açılacağı yazıyordu, bu zamanlarda açılmış olmalı.













Şehrin merkezindeki son durağımız eski Borsa binasının yerine kurulan Modern Sanat Galerisi oldu ancak eşim de ben de pek modern sanat meraklısı olmadığımız için zamanımızı daha efektif kullanabilmek adına burada çok az kaldık. Şehir merkezini gezdikten sonra daha uzak kısımda bulunan ve asıl hedefimiz olan müzelere gitmeye karar verdik. İlk durağımız İskoçya'nın en geniş koleksiyonuna sahip olan Kelvingrove Sanat Galerisi oldu. Kelvingrove Sanat Galerisi, 2003'te başlayarak 3 yıl devam eden ve 28 milyon pounda mal olan bir renovasyondan sonra 2006 yılında tekrar kapılarını açtı. Bu müzede en ünlü İngiliz ve İskoç ressamların resimleri, heyhelleri bulunuyor. Ayrıca Sophie'nin Mağarası adlı salonda sergilenen ve farklı ifadelerden oluşan yüzlerin tavandan asılarak sergilendiği kısmı mutlaka görmelisiniz. Müzeyi gezmek, Birleşik Krallık'taki birçok müze gibi ücretsiz.













Kelvingrove Müzesi'nin hemen karşısında Glasgow Üniversitesi'nden bir profesörün 1950'li yıllarda kurduğu Hunterian Sanat Galerisi yer alıyor. Hunterian Sanat Galerisi, İskoçya'nın en fazla resim içeren müzesidir. Bu müzeden sonraki durağımız şehrin en sonunda yer alan Burrell Koleksiyonu oldu. 1944 yılında iş adamı sir William Burrel tarafından şehre armağan edilen koleksiyon, şehrin yıldızı olarak kabul ediliyor. Tek katlı ama geniş bir alana yayılan müzedeki objeler, vitraylar, goblenler ve resim koleksiyonu görülmeye değer nitelikte.













 Müzeleri gezdikten sonra epey yorulmuş ve acıkmıştık :) Yemek için size tavsiye edeceğim yer Glasgow Sanat Müzesi'nin olduğu kısımlar. Borsa Meydanı olarak da bilinen bu meydandan geçerek St Vincent Caddesi'ne giderseniz tüm cadde boyunca bir çok ünlü markayı ve restaurant'ı görebilirsiniz.













İskoçya'yı gezmek isteyenlere tavsiyem Glasgow'a da uğramaları. Uğramaları dememin sebebi tamamen küçük bir şehir olduğu için. İskoçya gezinizi bence şu şekilde planlayın, 1.5 gün Glasgow, 2 gün Edinburgh, 1.5 gün de Aberdeen. Daha fazla zamanınız varsa rahat rahat gezmek her zaman iyidir tabii ki ama genelde zamanın da bütçenin de bir kısıtı oluyor :) Son tavsiyem de siz siz olun kış mevsiminde İskoçya'ya uğramayın! Kesinlikle yaz mevsiminde gitmenizi tavsiye ederim, yoksa inanılmaz bir soğuğa maruz kalmaya hazırlayın kendinizi. Hepinize iyi gezmeler :)



2 Mart 2011 Çarşamba

Rüya Başkentler

Londra vs Paris

Türkiye'den blogspot'a erişimin yasaklandığı şu günlerde açıkçası eskisi gibi yazı yazmak gelmiyor içimden ama yine de devam edeceğim, en azından bir süre...belki de blog'u wordpress'e aktaracağım ya da yeni bir web sitesi yapacağım :)

Bugünkü yazımı uzun bir zamandır yazmak istiyordum ama araya hep başka yazılar girdi. Onlar daha güncel olduğu için önceliği onlara vermiştim ama artık bu yazının sırası geldi :) Bu yazıda Londra ile Paris'i birçok yönden karşılaştıracağım.














Her ne kadar ikisi de Avrupa'da olsa da inanılmaz farklılıklarla dolu iki başkentten bahsettiğimizi söylemek yanlış olmaz. Londra'nın simgesi çok genç bir simge: Henüz 11 yaşında olan, 2000 yılında yapılan London Eye'dan bahsediyorum. Millenyumla birlikte Londra'nın yeni bir simgeye ihtiyacı olduğu belirlenmiş ve diğer Avrupa başkentlerindeki gibi tüm şehir görünebilsin diye yüksek birşey olması düşünülünce ortaya London Eye çıkmış. Bugün her turistin ilk görmek istediği yer Westminster'da bulunan London Eye oluyor. Paris'i simgesel olarak değerlendirecek olursak tabiki ilk akla gelen Eiffel Kulesi oluyor. Eiffel'i London Eye ile karşılaştıracak olursak ilk olarak tarihinin çok daha eskilere dayandığını belirtmek gerekir. Diğer bir farklı özellik de ikisinden de 360 derece manzara görebilmek mümkün olsa da Eiffel'in çok daha yüksek olması.













İki başkenti sanat açısından karşılaştıracak olursak sanırım Paris önce geliyor. Londra'da da National Gallery, British Museum, V&A gibi bir çok müze olmasına rağmen Paris'te Louvre hepsine bedel diyebilirim. Bunun da dışında bir şehrin sanatını incelerken sadece müzeleri değil, etkinlikleri ve şehrin çehresini de değerlendirmek lazım. Paris'te hemen hemen bütün binaların dış yüzeyinden sanat fışkırıyor diyebiliriz, çok iyi korunmuşlar. Londra'daki binaların birçoğu 1666'daki büyük yangında yandığı için yenilenmiş ve eski sanatsallığı kalmamış durumda.













Turistik olarak incelemenin dışında biraz da şehirlerin niteliklerine bakacak olursak; Londra çok güvenli bir şehir ancak Paris için aynı şeyi söylemek maalesef mümkün değil. İnsan kendini en merkezi bölgede bile güvende hissedemiyor, sürekli bir tetikte olma durumu var. İki şehir de metrosuyla övünür biliyorsunuz, Londra metrosu çok daha eski olmasına rağmen daha temiz ve daha modern. Paris metrosunda ise araçlar çok daha eski ve pis kokuyor! Ancak fiziksel şartlar dışında kullanım açısından bakarsak kesinlikle Paris metrosu daha iyi çalışıyor. Tam zamanında geliyor, line'lar kapalı değil. Londra metrosunda ise durum tam tersi, özellikle bu ara 2012 olimpiyatları için çalışma yapıldığından, haftasonları en az 3 line tamamen kapalı oluyor. Haftaiçi de bir çok istasyonda yürüyen merdivenler yada asansörler çalışmadığından insanlar çok zorlanıyor.

























İki şehir arasındaki büyük farklardan biri de hava durumu olmalı! Tipik bir akdeniz ülkesi olan Fransa'da hava genelde ılık oluyor ve tabi güneşli. Şubatta gitmiş olmamıza rağmen hava akşam 7de kararıyordu örneğin. Londra'da ise durum tam tersi, meşhur yağmurlu havası herkesin dilinde ama bunun da dışında daha önemlisi havanın kış mevsiminde saat 15:30da kararması. Bu konuda kuzey ülkelerini aratmayan bir durumu var maalesef. Bir diğer fark da evlerin boyutları diyebilirim: Londra'da evler genelde müstakil dubleks ev biçimindedir ve ortalama 55 metrekareden küçük ev bulmanız çok zor. Canary Wharf'ta çalışan kesim için yeni yapılan residancelar bile tek odalı olmasına rağmen 55 metrekare. Paris'e baktığımızda apartmanların daha fazla yer kapladığını ve evlerin inanılmaz derecede küçük olduğunu görebiliyoruz. Orada yaşayan arkadaşlarımın anlattığına göre, özellikle şehir merkezinde 30-35 metrekare evler çounlukta ve fiyatlara bakıldığında aylık kiraların 1500 euro olduğundan bahsediliyor (bu küçücük evler için) Tam da bu noktada iki şehrin fiyat açısından karşılaştırmasına da değinmek istiyorum; Paris yaşamak için inanılmaz pahalı bir şehir. Londra'da ev satın almak tabii ki daha pahalıdır veya elektrik, su, doğalgaz gibi şeylere ödeyeceğiniz faturalar daha fazla olabilir. Ancak ev kirasından, süpermarkette aldığınız ürünlere; restaurant'da yediğiniz yemekten, kıyafet alışverişlerine kadar başka kriterleri kıyaslayacak olursak Paris kesinlikle çok daha pahalı.













Sonuç olarak; turistik açıdan bakarsak her ikisinin de farklı güzellikleri olduğundan iki şehri de gezmek gerekiyor diye düşünüyorum. Ancak hangisinde yaşanır derseniz kesinlikle Londra derim! Hem refah açısından hem de güvenlik olarak çok daha rahat edebileceğiniz bir şehir :)