28 Şubat 2011 Pazartesi

Dünyanın En Uzun Süre Oynanan Müzikali

Les Miserables: Sefiller

Londra'ya her gelişimde mutlaka gitmek istediğim ama kapalı gişe oynadığı için bir türlü bilet bulamadığımız Les Miserables'a eşimin büyük sürpriziyle sonunda gidebildik. Daha önce The Phantom of The Opera (Opera'daki Hayalet)' ya gitmiştim ve çok etkilenmiştim. İngiltere'nin 1 numaralı müzikali olan Les Miserables'tan beklentim ise çok daha büyüktü. Haftasonuna bilet bulmak için en az 2 ay önceden biletinizi alın derim, çünkü biz 1 ay önceden almamıza rağmen perşembe gününe ön sıralardan ve yanyana bilet bulabildik. bilet fiyatları 42.5 pound ile 97.5 pound arasında değişiyor ama 42.5'luk bileti bulmanız neredeyse imkansız yada 6 ay önceden ayırtmanız lazım! Les Miserables, Londra'da Queen's Tiyatrosu'nda sahneleniyor.















Les Miserables,Victor Hugo'nun 1862 yılında yazdığı ölümsüz eseri Sefiller kitabının müzikale uyarlanmış halidir. Konusundan biraz bahsedecek olursak, giriş ve 1.perde de kitabın (doğal olarak müzikalin de) ana kahramanı  Jean Valjean ekmek çaldığı için beş yıl kürek cezasına çarptırılmış, birkaç kez kaçmaya kalkıştığı için cezası ağırlaşmış, on dokuz yıl hapiste kalmıştır. Çok kuvvetli bir insan olan Jean Valjean, hapiste iyi duygularını kaybetmiş gibidir. Hapisten çıkınca, mahkûm olduğunu gösteren belge yüzünden herkes ona kötü davranır. Bir piskopos onu evine alır, o ise evden gümüş takımları çalar, fakat yakalanır. Piskopos, şikayetçi olmaz, üstelik ona iki de gümüş şamdan hediye eder; onlardan elde edeceği parayı namuslu adam olma yolunda harcamasını ister. Son olay, Jean Valjean’ın yaşamında bir dönüm noktası olur. Madeleine adıyla iş hayatına atılır, zengin olur, belediye başkanı seçilir. Fantin adında düşmüş, fakat ruhça temiz bir kadını polis şefi Javert’in elinden kurtarır. Javert, birdenbire ortaya çıkan ve kısa sürede zengin olan ve herkesin “Baba” dediği Madeleine’in kim olduğunu merak eder. Valjean, bu kez Fantine’in kızı Cossette’i büyütüp yetiştirmek ister. Javert, yine peşindedir. J. Valjean bir manastıra saklanır, Fauchelevent adı ile yaşar. 1. perde burada bitiyor ve 20 dk'lık bir ara başlıyor. Biz de bu arada tiyatronun içini inceledik, tavanları müze gibi, çok güzel, tarihi bir tiyatro :)













2. Perde başladığında, Cossette büyümüştür. Üniversite öğrencisi Marius ile aralarında bir aşk doğar. Jean Valjean, Marius’u daima korur. İhtilal başlamış, Marius, Cumhuriyetçilerin safında yer almıştır. Cumhuriyetçilerce daha önce esir alınan Javert idam edilecektir. Bu işi Jean Valjean alır ve o, Javert’in kaçmasına göz yumar. Marius çatışmada yaralanır. Ona Javert yardım eder ve hayatını kurtarır. Jean Valjean teslim olmak için geri döner, ancak Javert’i bulamaz. Javert, görevini yapmadığı için Seine nehrine atlayarak kendini cezalandırmıştır. Marius ile Cosette evlenirler. Çok yaşlanmış olan Jean Valjean ölür; başucunda psikoposun kendisine hediye ettiği şamdanlar yanmaktadır.












Victor Hugo'nun bu roman için 14 yıl çalıştığı söyleniyor. Müzikale de kesinlikle çok güzel uyarlanmış. Özellikle ikinci resimde daha net görebileceğiniz 360 derece dönen sahne müzikale büyük bir farklılık kazandırıyor. Sahne ve dekorlar için büyüleyici diyebilirim, ben özellikle ikinci perdedeki cumhuriyetçi gençlerin örgütlenmeleri sırasında bir ara oyunu bırakmış dekorları incelerken buldum kendimi. Gerek oyuncuuklar, gerek sahne ve dekor büyüleyici olmuş. Londra'ya gitmeyi düşünenlere kesinlikle tavsiye ediyorum. Les Miserables biletlerinizi ayırtmayı unutmayın :) iyi seyirler.



27 Şubat 2011 Pazar

İngiltere'nin En Büyük İkinci Şehiri

Manchester

İngiltere'nin Londra'dan sonraki en büyük şehri olan Manchester, ülkenin kuzeybatısında bulunuyor. 6 milyonu aşkın nüfusu ve üst düzeydeki sanayisi ile Manchester endüstri alanında İngiltere'nin en önde gelen bölgelerindendir. Şehrin ana bölgesi, Deansgate ile Portland caddeleri arasına yayılan bölgedir. Bu kısımda genel olarak alışveriş mağazaları, cafeler, barlar bulunuyor. En gözde shopping merkezi olarak Arndale Alışveriş Merkezini ve Cross Street'teki lüks markalı dükkânlar sayabiliriz. Arndale Alışveriş Merkezi’nin hemen yanında ‘The Printworks’ ve ‘The Wheel of Manchester’ var. The Printworks bir eğlence merkezi. Dar bir sokağın üstü kapatılmış ve içerisinde barların, spor merkezinin ve restoranların bulunduğu bir merkez yaratılmış. The Wheel of Manchester ise İngiltere’de 14 ve Avrupa’da iki kentte yer alan dönme dolap serisinin bir üyesi. London Eye’a benziyor. Kenti kuşbakışı izlemek için ideal. 42 kapsülden oluşuyor ve biniş ücreti 7.50 pound.
















Şehrin diğer bir özelliği, 1960’larda kuruluş aşamasını yaşayan The Bee Gees grubuna ev sahipliği yapmasıdır. Manchester United futbol kulübüne de ev sahipliği yapan Manchester'da; Bilim ve Endüstri Müzesi, Manchester Sanat Galerisi, Manchester Müzesi, Manchester Town Hall, Fog Lane Park, Queens Park, alışveriş için Manchester Fashion Market ve ünlü Old Trafford Stadı gezilmesi gereken yerlerin başında geliyor.














Manchester’da, özellikle şehir merkezinde modern mimarinin estetik örnekleri  bulunuyor. Örneğin, Castlefild, Bridgewater Kanalının çevresine dağılmış tarihi mimarinin elden geçirilmesiyle yeniden yaratılmış görselliği yüksek olan bir bölge. Şehir, M.Ö. 79 yılında kurulduğundan Roma İmparatorluğu izlerine rastlamak mümkündür. Bölgenin Liverpool caddesi çıkışında Bilim ve Endüstri Müzesi (MOSI) yer alıyor. 1830'larda açılan müze 4 bölümden oluşuyor. Biz gezmeye öncelikle havacılık kısmından başladık ve çok sevdik:) Bu kısımda, eski tarihlerden kalma savaş uçakları, otomobiller, motosikletler sergileniyor. Çocuklara tanıtım sunumlarını, geçmiş zamanların tulumlarını giymiş teknisyenler yapıyor. Müzenin girişi UK'deki hemen hemen tüm müzeler gibi ücretsiz. Bu binanın hemen yanında  müzenin bir hediyelik eşya dükkanı yer alıyor.













Şehirde bir diğer önemli bölge de Salford Quay Bölgesidir. Geniş bir alan üzerinde kurulan bölgede, modern mimarinin en güzel örnekleri sergileniyor. Tüm binalar, büyük bir bütünlük içerisinde bulunuyor. Mimarisi ile ödül alan Imperial War Museum (Savaş Müzesi), Lowry Outlet Merkezi, Media City (Dünya ve ülke çapındaki birçok yayıncılık firmasının merkezi olan bina), Lowry Tiyatro Binası bölgede yer alıyor. Imperial War Museum bence müzecilikte sergilemenin ne kadar önemli olduğunu gösteren bir müze. İnsanda herşeyi inceleme istği uyandırıyor. Bizim acelemiz olmasına rağmen en az 3 saat kaldık müzede ve inanın daha fazla da kalınabilirdi :) Yalnız atmosferi o kadar iyi yansıtmışlar ki,bazen kendinizi gerçekten savaşın içinde hiisedip, o anları yaşayabiliyorsunuz ve bu yüzden biraz üzülebilirsiniz. Kesinlikle tavsiye ediyorum bu müzeyi herkese.



















Şehirde, Manchester United futbol takımının önemi hissediliyor. Özellikle Old Trafford bölgesinde bulunan stadyum ve dâhilindeki mağaza turistlerin ilgisini çeken en önemli öğe. Biz geç kaldığımız için stadın içini gezemedik ama yakınlarında olmak bile çok farklı bir duyguydu :) özellikle maç günlerinde nasıl olduğunu gerçekten merak ediyoruz ancak Manchester United, Arsenal, Chelsea gibi takımların maçlarına gidebilmek maalesef pek kolay değil İngiltere'de. Çünkü hepsinin üyelik kartları var ve üyelikler 3-4 kademeye ayrılmış durumda. Biletler satışa açılırken de en yüksek kademeden en alt kademeye doğru açılıyor ve genelde bilet kalmamış oluyor! Bu yüzden o kadar istemememize rağmen hala bir maça gidemedik :(














Şehirdeki son durağımız 1215'te Victorian dönemde gotik bir stille inşa edilmeye başlanan Manchester Katedrali oldu. Manchester Katedrali çeşitli nedenlerden dolayı defalarca yıkılmış, günümüzdeki halini ise 1847'de almıştır. Katedralde 19.yy'dan kalan ve günümüzde de hala kullanılan çok büyük bir kilise orgu bulunuyor. İkinci Dünya Savaşı'nda katedralin büyük bir kısmı yıkıldıktan sonra, katedralin camları 1960larda tekrar onarılmaya başlanmış ve bugünkü boyalı halini almış.















Manchester için İngiltere'nin en güzel şehirlerinden biri diyebilirim. Hem sanat açısından çok canlı, gezilecek bir çok müze var hem de sosyal açıdan yaşayan bir şehir. İngiltere'de Londra dışında başka yerleri de görmek isteyenler için ideal bir yer olduğunu söyleyebilirim. Manchester'ı gezin, görün :) Herkese bol seyahatler diliyorum.


23 Şubat 2011 Çarşamba

You Will Never Walk Alone

Liverpool: Beatles'ın Doğduğu Şehir

Liverpool denince akla ilk gelen Liverpool FC futbol takımı oluyor. Özellikle 2005 yılında İstanbul'da Milan ile oynanan finalden sonra bizim de aklımızdan çıkmayan ve sürekli gündeme gelen  "Asla Yalnız Yürüyemeyeceksin" şarkısı ile özdeşleşmiş bir şehir. Ben bugün futbol takımından bahsetmeyeceğim sizlere çünkü ne o kadar bilgi sahibiyim ne de çok büyük bir ilgim var. Bir Arsenal taraftarı olarak da bana yakışmaz zaten takıma büyük övgüler dizmek :) Şehrin gezilecek yerlerinden ve tarihçesinden bahsedeceğim. Tabii ki çok az da Beatles'tan. Şehrin ikinci tanınan noktası da Beatles çünkü, ünlü müzik grubu the Beatles’ın doğum yeridir Liverpool. 2007 yılında 800. yaş gününü kutlayan olan bu şehir, 2008 yılında Avrupa Kültür Başkenti olarak seçilmiştir.













Adı Beatles ile birlikte anılan İngiltere'nin liman ve sanayi kenti Liverpool, 800. yaşını doldurdu. Kültüre yaptığı yatırımlarla diğer İngiliz sanayi şehirlerinden ayrılan Liverpool’da sayısız festivaller, ücretsiz sanat galerileri, tiyatro ve konser salonları görmek mümkün. Limandaki restoranlar ve gemi gezileri ile de çekiciliğini arttıran şehir, yalnızca Beatles ve futbol ile değil, kültürel faaliyetleri ile de hatırlanmak istiyor. Avrupa Kültür Başkentliğine Londra’nın yardımıyla hazırlanan şehirde 2008 yılı içinde 300 farklı etkinlik düzenlendi. Kültür başkenti, Albert Dock liman bölgesinde inşa edilen 10 bin kişilik yeni konser alanı ve "Tate Liverpool" sanat galerisiyle dikkat çekiyor. Beatles’ın eski üyelerinden Paul Mccartney, her fırsatta şehirleri ile gurur duyduklarını ve heyecanla ziyaretçileri beklediklerini belirtiyor.












Liverpool'da şehre ilk baktığınızda iki büyük katedralin gölgesini şehrin üstünde görebilirsiniz; Anglikan Katedrali ve Roman Katolik Katedrali. Anglikan Liverpool Katedrali 1904-1978 döneminde yapılmıştır. Şu anda Britanya'da bulunan en büyük katedral olup dünya hristiyan kilise yapıları arasında yüzölçümü ile beşinci sıradadır. Modern bir yapı olmakla beraber mimarisi yeni-gotik stildedir. Roman Katolik Katedrali ise 1962-1967 arasında mimar Frederick Gibberd'ın planına göre yapılmıştır. Geleneksel uzunlamasına hac şeklinde olan katedral ve kilise binaları mimarisinden uzaklaşıp modern bir mimari ile yuvarlak; bir koninin üstüne geçmiş daha küçük silindirik şekildedir ve tepesinde kral tacina benzer direkler bulunmaktadır.
















Şehir merkezi tren garının yer aldığı Lime Sokağı’ndan başlıyor ve Mersey Nehri kıyılarında son buluyor. Tren garından nehrin uzaklığı yürüyerek yarım saati bulmuyor. Bu bölge aynı zamanda kentin alışveriş mekanı. Her sokakta tanınmış mağazalar var. Kentin estetik açıdan en cazip bölgesi Mersey Nehri boyunca yan yana uzanan ve kısa bir dönem önce yenilenerek farklı amaçlarla yerleşime ve kullanıma açılan rıhtımlar bölgesi. Şehirde yedi ayrı rıhtım var: Yeni inşa edilmiş işyerlerini çevresinde barındıran Prince’s, içerisinde sarı renkli güzel bir geminin sergilendiği Canning ile bu Dock’a nehirle bağlantı sağlayan Half Tide, çevresinde restoran ve dükkanlar ile kişilere ait dairelerin bulunduğu Albert, içerisinde turistik teknelerin ve Canal Boat denen ince uzun ve üstü kapalı botların bırakıldığı Salthouse, Wapping ve Queen’s.













Beatles Grubu, kentin simgelerinden biri. Mersey Feribotlarının merkez binasının üst katları bu grupla ilgili aktivitelere ayrılmış durumda. Binada bir de hediyelik eşya dükkanı bulunmakta. Bina aynı zamanda 2011 yılında hizmete açılan çarpıcı bir mimariye sahip Liverpool Müzesinin de komşusu durumunda. Şehir, Mersey Nehri’nin iki yakasına kurulu. İki yakayı Underwater Street denilen tünel ve Mersey feribotları birleştiriyor. Feribotlarla kıyılararası gidiş-geliş 6.5 £. Şehir merkezinin bulunduğu bölgedeki iskele binası biraz önce sözünü ettiğim gibi “The Beatles Story” etkinliğine ev sahipliği yapıyor. Mersey Nehri'nin kenarında, London Eye benzeri bir dönme dolap yapmışlar. Londra, Liverpool, Manchester..hepsinde bu dönme dolapları görebilirsiniz. Yukarıdan manzarayı görmek isteyenlere önerebilirim. Daha önce Londra'da denemiş olanlar için çok farklı olmayacaktır ama.













Gezideki diğer duraklarımız genelde Albert Dock'un o tarafta oldu. Şansımızıza Tate Liverpool'da İngiltere Bienali'ne denk geldik. Açıkçası Bienali İstanbul'dakinden daha çok beğendik, çok farklı eserler vardı.  Tate'in yanındaki Merseyside Denizcilik Müzesi, Liverpool limanının önemini vurguluyor. Dünya tarihinin en ünlü üç gemisi Titanic, Lusitania ve Empress of Ireland’ın trajik hikayalerini izleyip dev boyutta maketlerini görmek çok etkileyici. Denizcilik Müzesinin üçüncü katında bulunan Uluslararası Kölelik Müzesi ise tek kelime ile muhteşem. Atlantik aşırı köle ticaretinin önemli merkezlerinden Liverpool böyle bir müzeye ev sahipliği yaparak geçmişiyle yüzleşme cesaretini gösterebiliyor. Müzenin girişindeki Özgürlük Duvarında izlediğimiz farklı insanlarla yapılan röportajlarda tarihteki şekliyle olmasa bile halen günümüzde modern köleliğin devamını hüzünle izledik.













Futbol meraklıları için tabii ki Liverpool Futbol Takımından bahsetmeden olmaz. Tarih içinde yolculuk için müzeyi gezebilir ve stadyumun turu yapabilirsiniz. Walker Sanat Galerisi, Avrupa'nın önemli sanat galerilerinden biri, süper bir koleksiyona sahip. Bu arada İngiltere'de müzelerin hemen hemen hepsi ücretsiz gezilebiliyor. Saat beş gibi herşey sona eriyor, müzeler kapanıyor. Müzeden çıktıktan sonra gezinize Cavern Club'ta devam edebilirsiniz. Cavern Club, Beatles'ın ilk müzik yaptığı klüp ve hala her gün turistlerle dolup taşıyor.













İngiltere'de Londra'dan sonra en gezilesi iki şehirden biri Liverpool, diğeri de Manchester. İkisinde de dolu dolu ve kaliteli zamanlar geçirebilirsiniz. Kesinlikle tavsiye ediyorum herkese. İyi gezmeler şimdiden:)



21 Şubat 2011 Pazartesi

Okyanusun Kıyısında

Southend-on-Sea

Bugünkü yazıda size uzun zamandır gitmek istediğimiz ve misafirlerimizin gelmesini fırsat bilerek gittiğimiz Southend-on-Sea'den bahsedeceğim. Londra'ya en yakın sahil kasabası olan Southend-on-Sea'ye ulaşım arabayla 45 dk. sürüyor. Southend-on-Sea med-ceziri ile ünlü olan bir yer. Başka kıyılarda da med-cezir olayı var ama en ünlüsü burası çünkü günde 1-2 defa med-cezir oluyor. Bir bakıyorsunuz deniz var, bir bakıyorsunuz yok :) O kadar süratli olan bir doğa olayı değil tabii ki. Biz tanık olmadık ama suların kıyıdan açıklara tamamen çekilmesi 5-6 saat sürüyormuş.













Dünyanın en uzun iskelesinin burada olduğunu da belirtmek istiyorum. İskelenin uzunluğu tamı tamına 2km 158 metre! İskelenin ucuna ulaşmak için ister yürüyorsunuz ister trene biniyorsunuz. Southend-on-Sea turistik bir yer olduğundan birçok casinosu, Adventureland adlı bir lunaparkı, daha küçük dükkanlar halinde eğlence yerleri, hediyelik eşyacılar ve tabii İngilizlerin vazgeçilmez "fish & chips" restorantları var. Adventurepark, Disneyland'takinin küçük bir kopyası gibi ama çok eğlenceli görünüyor :) Burada da çok dik ve 360 derece dönen roller coasterların olduğunu belirtmeden geçmek de istemiyorum.













Biz bu mevsimde gittiğimiz için denize giren yoktu tabi ama yazın çok hareketli ve eğlenceli olduğu söyleniyor. Bu arada plajda görebileceğiniz kabinlere "beach hut" deniyor. Bunlar soyunma kabininden biraz daha büyükler ve yazlık ev gibi dönemlik kiralanabiliyor. Sezon boyunca istediğiniz şekilde kullanabiliyorsunuz. 












Southend-on-Sea, İngiltere'de yaşayanların haftasonu kaçamak noktası ama bizim gibi Akdeniz insanlarının pek tatil yapacağı bir yer değil açıkçası çünkü hem çok ufak hem de İngiltere'nin en güneşli havası 22 derece! Ancak uzun süreli Londra'da yaşayacaklara gidip görmelerini tavsiye edebilirim.


 

17 Şubat 2011 Perşembe

Disney'in Sihirli Dünyası'na Hoşgeldiniz

Disneyland Paris

Paris'e gitmeye karar verdiğimizde aslında Disneyland hiç aklımızda yoktu ancak uzun zamandır reklamlarını görüyor ve merak ediyordum, son olarak birkaç arkadaşım gidip de önerince kesinlikle bir günümüzü de oraya ayırmalıyız diye düşündük. Paris'e trenle 45 dk. uzaklıkta olan Disneyland gerçekten ayrı bir dünya gibi. Öyle bir dünya ki çıkışta herkesin gülümseyerek, mutlu ayrıldığı bir dünya :)












Hepimiz çocukluğumuzda çizgi filmlerle büyüdük değil mi? Hem bizim zamanımızda öyle Dora the Explorer, Ben 10 falan da yoktu, hepimizin kahramanları Disney'in yarattığı karakterlerdi: Winnie the Pooh, Mickey, Minnie, Eeyore ve diğerleri. Disneyland denince de insanın aklına hemen bunlar geliyor ancak Disneyland'ta herkesi düşünmüşler, hem çocuk olmak isteyenleri (veya çocuklarıyla gelenleri) hem de gerçek macera peşinde olanları. Disneyland 2 ayrı parktan oluşuyor: Disney Park ve Walt Disney Stüdyoları.













Herkes gibi bizim de başlangıç noktamız Disney Park oldu ama size tavsiyem ters rota yapıp Walt Disney Stüdyoları'ndan başlamanız. Disney Park çok kalabalık olduğu için inanılmaz sıra oluyor (örneğin 70 dk sıra beklediğimiz de oldu ki bu düşük sezon, yazın nasıl olur siz düşünün!) ve Walt Disney Stüdyoları'na zaman kalmayabiliyor.

Disney Park'ın içinde farklı temalı 5 park var: Main Street, Frontier Land, Adventureland, Discoverland ve Fantasyland. Main Street'de genelde hediyelik eşya dükkanları ve restaurantlarla Disney taşıtları var.Disney taşıtları denilen araçlar Disney karakterleriyle süslenmiş trenleri yanları açık arabalar, eski faytonlar. Biz zaman kaybetmemek için bu bölümde fazla kalmadık zaten genelde çocuklu aileler vardı burada :)












Fronier Land'in teması vahşi batıydı. Bu atmosferi yaratmak için kovboy barları, madenler, Pocahantas  kullanılmıştı. Buradaki hedeflerimiz Big Thunder Mountain, Phantom Manor ve Thunder Mesa Riverboat Landing oldu. En az sıra bot turunda olduğu için onunla başladık ve Mark Twain'in gemisiyle 15 dk'lık küçük bir Disneyland turu yaptık. Tur güzeldi ancak bir günlük gidenlere tavsiye etmiyorum zamansızlıktan dolayı :( Buradan korku evi olan Phantom Manor'a geçtik. Açıkçası denediğimiz şeyler arasında en başarısızı diyebilirim, kesinlikle tavsiye etmiyorum. Sıradan bir funfairde bile bulabileceğiniz bir korku tüneli, hiç korkutmadığını da eklemek istiyorum. Big Thunder Mountain'a binmeyi düşünenlerden benim gibi yükseklik korkusu olanlar varsa iyice düşünsünler derim. Açık bir alanda son sürat giden bir rollar coaster düşünün. Arada bir dağın içine de giriyor, karanlık bir ortam, gözlerini açık tutabilene bravo diyorum.












Advertureland'e doğru ilerlerken buradaki hedeflerimizi de Indiana Jones and Temple of Peril ve Pirates of the Caribbean olarak  belirledik. Ancak Pirates of the Caribbean teknik bir arızadan dolayı kapalı olduğundan bu bölümdeki ilk durağımız Indiana Jones oldu. Denerken iki kere düşünün derim, hatta üç bile olabilir! 360 derece dönebilen, Big Thunder Mountain'den daha fazla yüksekliğe çıkabilen ve çok ani düşüşleri olan bir roller coaster düşünün. Ben kapısına kadar gelmeden önce 360 derece döndüğünü bilmiyordum. Öğrendiğimde artık çok geç olmuştu ve binmek zorunda kaldım. İtiraf ediyorum gözüm genelde kapalıydı.Çünkü açık alanda çok yükseğe çıkıyor, sağa sola yatarken sanki düşüyor gibi oluyorsunuz. Bunun şokunu üstümüzden attıktan sonra Adverture Isle'da biraz dolaştık ama bunun da pek değişik bi tarafı yok. Hazineyi bulmak için labirentlerden geçiliyor.












Bu kadar heyecan ve adrenalinden sonra artık sıra Fantasyland'e geldi diye düşündük. Bu kısım aslında daha çok çocuklar ve benim gibi çocukluğuna dönmek isteyenler için diyebilirim :) Bu bölümde Peter Pan's Flight, Alices's Labyrinth ve Sleeping Beauty's Castle'ı denedik. Zaten diğer kısımlar tamamen küçük çocuklar içindi: Atlı karınca, dönen kupalar, sirk ve müzikal vardı. Alice's in labirentinde önce kaleyi bulmaya çalışıyorsun, sonra da kraliçeye yakalanmadan kupa asını bulmaya. Eğlenceli birşey aslında ama zamanı olmayanlara yine tavsiye etmiyorum. Uyuyan güzelin kalesini kesinlikle ziyaret edin, içindeki cam boyamalar harika. Zaten başka da birşeyi yok, hemen altında bir de hediyelik eşya dükkanı var. Peter Pan'in Neverland'e olan uçuşu benim bu koskocaman alandaki favorim! O kadar güzel yapmışlarki, kendinizi gerçekten yıldızların arasında perilerle uçuyor zannedebilirsiniz. Kesinlikle deneyin derim.












Disneyland'ın son parkı olan Discoveryland'e baktığımızda, bu parkın uzay temalı olduğunu söyleyebiliriz. Zaten içindeki aletlerin isimlerinden de anlayabiliriz: Buzzy Lightyear, Space Mountain, Star Tours, Ütopya :)
Bizim buradaki tercihlerimiz çok methedilen ve top 5'te ikinci ve beşinci sıralarda olan Space Mountain ve Buzzy Lightyear ile Star Wars'u çok sevdiğimizden Star Tours oldu. Açıkçası Star Tours beklediğimiz gibi çıkmadı ve biraz hayal kırıklığı oldu. Alandan gemiye doğru yürüdüğünüzde sizi Star Wars karakterleri karşılıyor. R2D2 ve C3PO'yu hemen görebiliyorsunuz. Gemi ise bir simülasyon gemisi. Beş dakika süren bu yolculukta Darth Vader'a karşı savaşıyorsunuz. 3 boyutlu, hatta 4 boyutlu olsaydı daha gerçekçi olabilirdi ama iki boyutla biraz geride kalmış. Teknolojisinin ilerletilmesi gerekiyor kesinlikle.












Bu hayal kırıklığından sonra iki numarada olmasının da bizi yönlendirdiği Space Mountain: Mission 2 'ya doğru ilerledik. 30 dk sıra bekledikten sonra, yine tam kapıya geldiğimizde gördüğüm 360 derece dönüyor ibaresi beni binmek istememeye sürüklese de oradan geri dönmek imkansızdı. Hayatımda yaptığım en riskli hareket olarak niteleyebilirim bunu size, eşim istemese ve yanımda olmasa hayatta binmezdim! İnanılmaz hızlı, hatta o kadar ki belli bir yerde duruyor havada, rokete enerji yükleniyor ve direk o hızla aşağıya iniyor! Eğer kalp, bel, boyun sorununuz varsa kesinlikle binmeyin. 3-4 kere 360 derece dönüyor. Bir ara gözümü açtığımda karşımda gezegenler, yıldızlar falan görünce herhalde öbür tarafa geçtim diye düşündüm!!! Bunun arkasından Buzzy Lightyear'a bindik ama o daha çok çocuklar içinmiş. Bizim de adrenalinimizin azalmasına yardımcı olması açısından çok iyi oldu ama! Elinizde ışın tabancasıyla hedefleri vurarak puan toplamaya çalışıyorsunuz.

 













Walt Disney Park'a gitmeye bizim zamanımız kalmadı maalesef:( Ama orada özellikle Armageddon ve Twilight Zone: Tower of Terror'ü tavsiye ediyorlar. Disneyland kesinlikle yaşanması gereken bir deneyim ama dediğim gibi çok sıra olduğundan zamanınızı iyi değerlendirin. Hatta zamanınız olursa iki gün rahat rahat gezin derim. İyi gezmeler, iyi çocukluğunuza dönmeler ;)