12 Kasım 2010 Cuma

Gayda Sesinin Sardığı Şehir

İskoçya'nın Başkenti Edinburgh


Geçen haftasonu uzun zamandır yapmayı planladığımız İskoçya gezimizi - doğumgünümü de bahane ederek - yapmaya karar verdik. İlk durağımız Glasgow oldu, onu ayrıca başka bir yazıda anlatacağım. Bugünkü yazım ise Edinburgh üzerine olacak. Daha önce 2003'te de gittiğim ancak zamanım olmadığından çok fazla gezemediğim şehir o zaman bana çok küçük görünmüştü. Ancak bu sefer elimde DK Eyewitness seyahat kitabının olmasının da avantajıyla ne kadar çok gezilecek yeri olduğunu gördük.


 










Gezimize Prenses Bahçelerinden başlamaya karar verdik çünkü hem arabayı park edeceğimiz bir yer bulduk hem de Royal Mile yoluna çıkılması en kolay yerlerden biriydi. Edinburgh kalesinin hemen altında olan bu bahçeyi sağdaki fotoğrafta görebilirsiniz. Tam da sonbaharın şu günlerinde rengarenk bir doğa ve huzurlu bir park bizi bekliyordu. Sıkışık zamanınızdan ötürü biz pek tadını çıkaramasakta gidecek olanlara mutlaka tavsiye ediyorum. Parkın içinden ana cadde olan Princess Street'e doğru yürüdük. Scott Monument'ın kapanış saatine çok az bir vakit kaldığı için önce onu gezmek istedik. 287 basamaklı Scott Monument'ın her katından çok güzel şehir manzaralarını keşfedebilirsiniz ama merdivenler çok dar ve dik tansiyonu olanlar kesinlikle çıkmasın derim. Müzenin girişi pazar günü 3.30a'kadar, diğer günler ise kış sezonunda 5'e, yaz sezonunda akşam 6'ya kadar ve giriş ücreti 3 pound.












 



Scott Monument'tan çıktıktan sonra, yine diğer müzeler kapanmadan onlara yetişmeye çalıştık. Öncelikle National Gallery of Scotland'ı, daha sonra da Royal Scottish Academy'yi gezdik. Pazar günü olduğundan, Royal Scottish Academy'nin bir kısmı açık olması gerekmesine rağmen kapalıydı, çok küçük bir kısmını gezebildik. National Gallery of Scotland ise tümüyle açıktı. İçinde bulunan eserlerin niteliği nedeniyle gezilmesi gereken bir müze olarak görüyorum. Her ne kadar İskoç ressamların eserleri ağırlıkta olsa da Canova, Titian, El Greco, Bellini, Rembrandt, Van Dyck vb birçok ünlü ressamın tablolarını da görebilirsiniz. Bu iki müzeye de giriş ücretsiz ve malesef fotoğraf çekmek yasak.













Müzeleri gezdikten sonra şehir merkezinde yürüyüş yapıp şehrin dokusunu yaşayıp görmeye çalıştık. İskoç kültürünü tanıtan bir dükkandan kar küresi koleksiyonumuza yeni birini daha ekleyip yolumuza devam edecektik ki buraya kadar gelmişken İskoçların meşhur kurabiyelerinden ve fudge dedikleri viskili tatlıdan almadan dönmek olmaz dedik:) Elimizdekilerle Edinburgh Kalesine doğru yürüdük ve son durağımız kale oldu. Kaleye girdiğimizde saat 15:30'du, 17:00'de kapandığını düşünürsek bayağı az zamanımız kalmıştı. Şans eseri son rehberli tura denk geldik ve İskoç bir rehber eşliğinde kaleyi gezdik. İskoçların ingilizcesinin ne kadar farklı olduğunu bir kere daha görmüş olduk rehberle gezerken:) Kalenin tarihçesinden, top atışlarının ne zaman yapıldığına kadar bize birçok şey anlattı. İskoçyada ülkenin onuru sayılan kral - kraliçe tacı ve asası burada saklanıyor. Değer açısından Topkapı Sarayı'ndakilerin yanında çok sönük kalsa da günümüzde bile geleneksel olarak taç değişimlerinde kullanılar birşey olduğu için manevi değeri çok yüksek ve askerlerle korunuyor.

 
Edinburgh Castle












Yukarıda sağdaki resimde görülen bina Kraliçe Mary'nin, James VI'yı doğurduğu saraydır. Az önce bahsettiğim taç ve asa da burada korunuyor. Edinburgh Kalesi 1500'lü yıllarda yıkılmış ancak daha sonra restore edilmiş. O günlerden bu zamana tek korunan bina St. Margaret Chapel. Bu kalenin bazı bölümleri günümüzde hala ordu tarafından kullanılmaktadır ve ziyaretçi girişleri yasaktır. Kalenin içerisinde ayrıca İskoç Savaş Müzesi bulunuyor. Burada savaş döneminde kullanılarn çeşitli silahlar, askeri üniformalar, savaş döneminde halkı kotive etmek için kullanılan broşürler ve yine o dönemde yapılan resimler bulunuyor.



 










İskoçya'ya kadar gelmişken İskoç Viski Deneyimini (Scottish Whisky Experience) de yaşayın derim. Bizim zamanımız olmadığı için malesef deneyemedik ancak İskoç viskisi almadan da dönmedik tabiki;)

İskoçya'yı gezmenizi kesinlikle tavsiye ediyorum ancak mevsimini iyi seçin! İngiltere'den çok daha soğuk ve yağmurlu olduğunu belirtmek istiyorum öncelikle. Ayrıca Edinburgh'a iki gün, Glasgow'a iki gün, Aberdeen'e ve Inverness'a toplamda 2-3 gün ayırabilirseniz çok daha güzel ve tam bir gezi olur.  

11 Kasım 2010 Perşembe

Rengarenk Gökyüzü!

Bonfire Night

Gökyüzünün havai fişeklerle aydınlandığı bir geceden bahsedeceğim bugün sizlere. Birleşik Krallık'ta ve Avustralya'da 5 Kasım günü "bonfire night" olarak kutlanıyor. Her yerde havai fişek gösterileri düzenleniyor, herkes bahçesinden gökyüzüne havai fişekler atıyor. İngiltere'ye her gelişimde biz de değişik yerlere izlemeye giderdik ancak bu yıl benim için çok daha farklı oldu. Bu yıl bir değişiklik yapıp, sadece izlemek yerine katılımcı olmaya karar verdik ve biz de bahçemizden havai fişekler attık:)




Bu gecenin doğuşu çok eskilere dayanıyor. Asıl adı Guy Fawkes gecesi olan bu gece 1605 yılında kutlanmaya başlamış ama zamanla daha çok bir eğlence olmuş ve adı da bonfire night olarak biliniyor. Guy Fawkes 1605 yılında gerçekleştirilmeye çalışılan barut komplosunu planlayan kişidir. Bu grup İngiltere kralı 1. James'i ve diğer aristokratları öldürmeye çalışmış ve başarısız olmuşlardır. Komplonun başarısızlığı ve kralın kurtulması kutlanmaya başlamıştır. Eski dönemlerde büyük ateşler yakılıp Guy Fawkes kuklası adı altında kuklalar ateşe veriliyormuş. Ancak günümüzde sadece şehirlerde havai fişek gösterisi şeklinde kutlanıyor.


9 Kasım 2010 Salı

Londra'nın En Ünlü Türk Lokantası

Sofra Restaurant London

Bugünkü yazım bir gurme yazısı olacak. Seyahat yazılarına kısa bir ara veriyorum:) Sizlere Londra'da herkesin adını söylediğinizde bildiği tek Türk Resturant'ından bahsedeceğim bugün. Çok uzun zamandır gitmek istiyordum ama bir türlü fırsatım olmamıştı. Doğumgünüm vesile oldu ve sonunda yemeklerinin tadı herkesin dilinde olan Sofra'yı gördük.


Sofra Restaurant Mayfair

Sofra Restaurant'ın kurulması bundan 30 yıl öncesine dayanıyor. Aynı kişinin dördü Sofra, biri Özer adı altında beş adet restaurantı bulunuyor. Tüm restaurantların menüleri aynı olduğundan biz bunlardan ilk açılanı ve en meşhuru olan Sofra Mayfair'e gitmeyi tercih ettik. İlk olarak tüm masalara dağıtılan, humuslu ve yeşil zeytinin olduğu bir meze yedik. Başlangıç olarak süzme mercimek çorbası ve soğuklardan patlıcan salatası söyledik. Patlıcan salatası her ne kadar beklediğimiz şekilde ve görünümde gelmediyse de tadı çok güzeldi.


Humuslu mezemiz




Mezelerimizi getirdikleri sıcacık ekmekle birlikte afiyetle yedikten sonra ana yemek olarak Beğendili kuzu söylemeye karar verdik. Et yemeğinin yanında birer kadeh de cabernet savugnion kırmızı şarap aldık. Şarabımız biraz ağır, içimi zor bir şaraptı, sanırım yemeğe göre şarap getiriyorlar:)  Çok fazla beklemeden ana yemeğimiz de geldi. Beğendili kuzu tam kıvamında olmuştu, etler çok iyi pişirilmiş ve ağızda dağılıyordu. Yalnız beğendide patlıcan kabuklarının bir kısmı hala duruyordu. Çok kalabalık olduğu için aceleden olabilir diye düşünüyorum ama böyle restaurantlar için ufak ayrıntılar bile önemli olmalı.


Beğendili Kuzu

Sofra'nın hem sunumundan, hem yemeklerin tadından çok memnun kaldık. Çok fazla bekletilmemek ve herşeyin zamanında gelmesi bizi memnun etti. Sizlere tavsiyelerim mutlaka gitmeden önce rezervasyon yaptırın çünkü sürekli dolu oluyor. Ayrıca arabanızla giderseniz Londra'nın kalabalık trafiğine girmeyi ve yüksek meblağda bir park ücreti ödemeyi göze almışsınız demektir. Sofra Restaurant'ta en beğendiğimiz şey ise yemeklerin yapımından, sunumuna herşeyinin orjinal oluşuydu. Daha önce Londra'da başka Türk Restaurantlarına da gitmiştik ama hepsi tadını da sunumunu da bozmuştu.

Eğer zamanınız varsa ve merak ediyorsanız kesinlikle deneyin derim,pişman olmayacaksınız!







5 Kasım 2010 Cuma

Uyumayan Şehir

24 Saat Yaşayan Şehir: Londra

Londra denince akla gelen ilk tanım 24 saat canlı bir şehir olur sanırım. Gündüz yapılacakları uzun uzun anlatacağım daha sonra ama bugün gece hayatından bahsedeceğim sizlere. Londra gece hayatının kalbi Soho'da ve Leicester Square'de atıyor. Soho, diğer adıyla "West End", Oxford Street'in, Tottenham Court Road tarafında kalan kısmına verilen isimdir. Birçok ünlü gece kulübü, bar, disco Soho bölgesindedir. Buradaki ünlü club'ların birçoğu üyelik sistemiyle çalışır ve girmek istediğiniz günden en az 48 saat önce üyeliğinizin kesinleşmesi gerekir. Üye olabilmeniz için üyelerden birinin size referans olması gerekir. Tabi yüksek bir üyelik aidat bedelini de ödemeniz gerekiyor.















Fotoğraflarda görülen Hippodrome aldı gece kulübü Londra'nın, hatta dünyanın en ünlü ve büyük kulüplerinden biri. Tarihi 1900lü yıllara dayanıyor, o zamanlar sirk ve gösteri mekanı olarak kurulmuş ama tabi zamanla değişime uğramış ve çağa ayak uydurmuş. Şu anda kumarhane, restaurant, bar ve kulüp olarak hizmet veriyor. Londra'da açılış veya tanıtım partisi düzenlemek isteyen markalar öncelikli olarak Hippodrome'u tercih ediyor.




Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz bir diğer kulüp ise Stringfellows. Dünyanın en ünlü kulüplerinden biri olan Stringfellows, Covent Garden'da bulunuyor.Girişin 20 pound olduğu kulüp daha çok erkekler için tasarlanmış ve masa dansı (lap dance) ile meşhur.

Londra'daki kulüplerde dress code çok önemlidir ve hepsi bu kuralı sert bir biçimde uygularlar. Jean veya spor ayakkabı ile kesinlikle içeri almazlar (bizzat deneyimlenmiştir!) Bayanlarda elbise ve topuklu ayakkabı, erkeklerde de kumaş pantolon, gömlek, deri kundura ayakkabı tercih edilen kombinasyonlardır. Ancak yukarıda sıraladığım yerlerden birine gidecekseniz ceket almanızı da öneririm.





Bunların dışında bir diğer seçenekte traditional ingiliz publarını denemek olabilir. Bunlardan en meşhur olanları: Black Friar, King's Head, Trafalgar Tavern and Eight Bells'dir. Publar öğlen saatlerinde açılır ve genelde 11am-11pm arası hizmet verirler. Size tavsiyem kesinlikle bir pub'ta fish & chips yemenizdir.

Son olarak sizlere yardımcı olması açısından ünlü birkaç club'ın daha adını yazacağım, bu kulüplere girmek emin olun yukarıdakilerden çok daha kolay olacak:

Arap temalı Ponana, Limelight ve Cafe de Paris; buralarda yemek de yiyebilirsiniz.
Forum, Equinox; Leicester Square'de bulunuyorlar.
Tattershall Castle; Thames nehrinin üzerinde yüzen disko.
100 Club, Jazz Cafe, Barbican Hall; Caz müzik kulüpleri
Heaven, Madame Jojo, The Fridge; Gay friendly kulüpler


4 Kasım 2010 Perşembe

Avrupa'nın En Organize Toplu Taşıma Sistemi

Londra'da Toplu Taşıma Nasıl Kullanılır?

Londra'ya gelenler daha havaalanına indiği andan itibaren toplu taşımanın ne kadar etkin kullanıldığının izlerini görmeye başlayacaklardır. Havaalanının ana kapısından çıktığınızda göreceğiniz ilk levhalardan biri "Underground" olacak. Avrupa'nın en organize ve en çok kullanılan toplu taşıma sistemine hoşgeldiniz! Birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi İngiltere'de de "servis" mantığı olmadığı için, insanlar işe / okula gitmek için ya toplu taşıma araçlarını kullanacaklar yada kendi otomobillerini. Londra gibi büyük bir şehirde, özellikle merkeze kara yoluyla gitmek pek akıllıca değil, çünkü her saatte trafik oluyor, ayrıca congestion charge'ı da unutmamak lazım. Congestion Charge, İngiliz hükümetinin trafiği önlemek için 1. bölgeye giriş için koyduğu ücrettir. Bu şekilde insanları toplu taşımaya yönlendirmek de hedeflendi ve başarıya ulaştı. Tabiki bunun başarıya ulaşmasındaki en önemli neden metronun Londra'daki her yere ulaşabiliyor olması.


Tube Map

Londra Metrosunda dikkat edilmesi gereken bağlantı noktalarıdır. Öncelikle gitmek istediğiniz yere en yakın tube station'ı bulup, ona göre değişim noktalarınızı belirleyin. Olabildiğince az aktarma yapmaya çalışın, çünkü metro içinde yürümek de biraz uzun sürebiliyor. Özellikle akşam ve sabah saatlerinde metro da sıra beklendiğini hatta bazen durağa sıradan dolayı giremediğiniz zamanlar olacaktır. Burada da benim sizlere tavsiyem olabildiğince central line'ı kullanmayın. En yoğun olan hat Central Line olduğundan, uzun kuyruklar, sıra beklemeler ve balık istifi şekilde metroya binildiğini görmeniz olası. Bazı duraklar birbirine çok yakın olduğundan yürümenizi tavsiye ediyorum. Hem yürürken daha güzel, hiç planınızda olmayan mekanlar görebilirsiniz.


London Central Bus Map

Diğer bir toplu taşıma aracı olarak otobüsleri kullanabilirsiniz. Bazı otobüsler Central London'ı ring şeklinde dolaştığı için bu otobüsleri sightseeing otobüsü olarak kullanabilirsiniz:) Metrodan sıkıldığınız anlarda özellikle 23 nolu otobüsü herkese tavsiye ediyorum. Listenizde olan birçok mekanda durduğunu görebilirsiniz. Londradaki otobüsler kırmızı ve çoğu çift katlıdır ama bazı otobüsler asıl eski Londra otobüsüdür ki denk gelirseniz hatıra amaçlı fotoğraf çektirin veya kullanın derim. Genelde Aldywich'e giden otobüsler bu şekildedir, diğerlerinden farkı ise daha eski olmalarıdır, dolayısıyla görünce direk fark edebilirsiniz:)

Eğer Londra dışına çıkmayı düşünüyorsanız trenleri kullanmanız gerekir. Burada birkaç tane ana tren istasyonu bulunuyor. En sık kullanı Liverpool street olmakla birlikte King's Cross St. Pancras, Ealing ve Victoria da bunlardan birkaçıdır. Cambridge, Oxford gibi yakın mekanlara gitmek için National Rail trenlerini kullanabilirsiniz. http://www.nationalrail.co.uk/



Londra'da bulunduğunuz sürede toplu taşıma araçlarını bol bol kullanacağınızdan sizlere birer Oyster almanızı öneriyorum. 3 pound depozit ve ilk yüklemede en az 10 pound vererek gişelerden hemen bir Oyster Card sahibi olabilirsiniz. Oyster kartı hem girişte hem de çıkışta resimde görülen sarı noktalara dokundurmanız gerekiyor ve bu yüzden iki kişi tek oyster kullanamıyor. Oyster card ile ulaşım genelde daha ucuz oluyor. Ancak gün içinde bir çok kez metroya yada otobüse binecekseniz day travel card almanızı öneriyorum. Otelinizin kaçıncı zone'da olduğuna bağlı olarak zone'ları seçebilirsiniz. Eğer otelinizi 1. veya 2. bölgedeyse 5.40 pound ödeyerek day travel card zone 1-2 alın, hem otobüse hem metroya gün içinde istediğiniz kadar binebilirsiniz. 3. veya 4. Zone'da bir yere gitmeyi düşünüyorsanız 6.70 pound ödeyerek day travel card zone 1-4 alın. Oyster'daki sistem kullandığın kadar öde olduğu için,her giriş çıkışınıza 1. ve 2. bölgelerde 1.80 pound alıyor.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Londra'daki Havaalanları

1 Şehirde 5 Havaalanı!

Bu yazımda sizlere Londra'daki havaalanlarından bahsedeceğim. Özellikle yakın zamanda gelmeyi düşünenler olduğunu bildiğim için, onlara ipuçları vermek istiyorum.

Londra'da 5 tane havaalanı bulunuyor. En büyüğü, ilki ve uzun uçuşların (okyanus ötesi, US veya Kanada gibi) gittiği yer: Heathrow Airport. Bir havaalanından ziyade şehir görünümünde ve büyüklüğünde olan Heathrow'un tam 5 adet terminali var! Oldukça karmaşık olan bu havaalanı metroyla bağlantısı olması açısından çok avantajlı gibi dursa da, metroyla bile şehir merkezine gidişin 1 saat 15 dk sürmesinden şehre ne kadar uzak olduğunu anlayabiliyoruz. Heathrow Havaalanı, Londra Metrosu'nda Piccadily line'a bağlı ve 6. zone'da kalıyor.



Heathrow Airport

Eğer şehir içinde bir otelde kalacaksanız ve arabanız yoksa, kesinlikle metroyu öneriyorum. Hem daha ucuz, hem daha hızlı bir ulaşım yöntemi. Eğer arabayla veya taksiyle gideceksiniz uzun bir trafiğe takılma riskini göze alıyorsunuz demektir. Bunun dışında yine şehir merkezine giden otobüsler var, ancak bu da aynı şekilde trafiğe takılmanız ve 2 saatten önce otelinize varmanızın zor olduğu anlamına geliyor. Diğer bir yöntem de Heathrow Express Treni olabilir, Paddington'a 15 dk'da varan bu treni de kullanabilirsiniz. Ancak Paddington'ın merkezde değil de Londra'nın kenarında bir yer olduğu düşünülürse tekrar metro, otobüs veya taksi kullanmanız gerekecek. Fiyat karşılaştırması yaparsak; Heathrow Express one way 18, return 32 pound. Metro one way Oyster Kart ile 1.80, Travel Card ile 4 pound. Otobüsler one way 11 pound, taksi ise 120-130 pound civarında tutuyor.



Stansted Airport

İkinci sık kullanılan havaalanı ise Stansted Airport. Bu havaalanı daha çok ucuz havayollarının uçtuğu bir havaalanı. Nasıl ki Heathrow için British Airways'in kalesi deniyorsa, burası da Ryan Air'in kalesidir! Buraya en fazla uçuş yapan havayolu Ryan Air'dir. Stansted Havaalanı, Londra metrosuna bağlı değildir. Buradan şehre ulaşım için tren, otobüs veya taksi kullanmak gerekir. Taksi ile merkeze 1 - 1.5 saatte gidebilirsiniz, çünkü yine trafiğe denk geleceksiniz. Özellikle Londra'nın her yerinde Olimpiyatla ilgili yapı ve yol çalışmaları olduğu için olabildiğince karayolu kullanmamanızı öneriyorum ki İngilizler de böyle yapıyorlar. Stansted'ten şehir merkezine gelmenin en akıllıca yolu Stansted Express trenidir. Bu trenle direk Central line'a gelebiliyorsunuz. Trenin tek durağı var ve bu da Liverpool Street, buradan her yere metroyla aktarma yapabilirsiniz. Tren one way 20 pound. Ayrıca şehir merkezine gitmek için National Express otobüsleri de var, bunlar da yine trafik ve yol yapımından dolayı 1.5-2 saatte merkeze, Victoria otobüs istasyonuna varıyorlar, ücreti ise 9 pound.

Gatwick Airport

Gatwick Havaalanı Londra'nın 3. en fazla kullanılan havaalanıdır. Burası da daha çok ucuz havayollarının Avrupa destinasyonları için kullandığı havaalanıdır. Gatwick'i en fazla kullanan havayolu ise Easy Jet'tir. Gatwick'ten şehir merkezine ulaşımın en kolay yolu Gatwick Express'i kullanmaktır. Gatwick Express her 15 dk'da bir hareket etmekte ve 30-35 dk'da, Londra Victoria tren istasyonuna ulaşmaktadır. Bilet ücretleri one way 17 pound, return 29 pound olmakla birlikte eğer internetten alırsanız %10 indirim yapılıyor. Diğer bir yol ise National Express otobüsleri ile Victoria otobüs garına gelmek ama yine çok uzun bir yolculuk sizi bekliyor demektir. Fayda maliyet analizi yaptığımızda kesinlikle otobüs kullanmayın, yine treni tercih edin derim. Buraya turist olarak gelen herkesin kısıtlı bir zamanı var ve yolda ne kadar az zaman harcanırsa gezide değerlendirilecek bir o kadar zaman kalmış olur.

Luton Airport

Luton Havaalanı, Londra'nın havaalanı olarak gözükse de Luton aslında başka bir kasabadır ve Londra'ya 2 saat uzaklıktadır. Bu havaalanını da ucuz havayolları ve charter uçuşlar kullanmaktadır. En fazla uçuşu, Ryan Air, Easy Jet ve Wizz Air gerçekleştirmektedir. Luton'dan şehir merkezine ulaşım National Express otobüslerinin yanında Easy Bus ve Virgin Express ile de yapılıyor. Yalnız diğer havaalanlarından farklı olarak buradaki otobüsler Victoria otobüs garına diil Milton Keynes durağına gidiyorlar. Eğer yolculuğunuzu tren ile gerçekleştirmek isterseniz National Rail'i veya Virgin Rail'i kullanabilirsiniz. Burada dikkat etmeniz gereken bir nokta da şu; havaalanından tren istasyonuna gitmek için shuttle bus'a binmeniz gerekiyor. Eğer elinizde tren biletiniz varsa shuttle bus 1 pound, ancak elinizde tren biletiniz yoksa 1.5 pound ödeyerek de shuttle bus'ı kullanabilirsiniz. Tren yolculuğu yaklaşık 1 saat sürüyor ve bilet fiyatı tek yön 15 pound, gidiş dönüş 28 pound.


London City Airport

Son havaalanı London City Airport. Adından da anlaşılabileceği gibi Londra'nın merkezinde olan bu havaalanı genelde ülke içi uçuşlar için kullanılıyor. Çok kısıtlı sayıda Avrupa uçuşunun da yapıldığı bu havaalanına ulaşım ise oldukça kolay. Londra metrosuna direk bağlı olması büyük bir avantaj. 2. bölgede bulunan havalanına City & Metropolitan Line ile direk ulaşım sağlayabilirsiniz. Ayrıca DLR ile de ulaşım sağlanıyor ve ikisi de oldukça ucuz yöntemler.

Benim size tavsiyem bu havaalanlarından Stansted'i kullanmanız! Heathrow'un bir çok üstünlüğü var gibi görünse de inanılmaz kalabalık olduğunu unutmayın, bekleyeceğiniz pasaport süresi en az 45 dk ile 1 saat! Uzaklığı da düşünülürse ne kdr londra metrosuna bağlı olsa da çok mantıklı değil. Stansted ise Stansted Express ile ulaşımı da kolay olduğu için çok daha kullanışlı.

2 Kasım 2010 Salı

London Dungeon - Hell*Oween

London Dungeon'da Halloween



Bildiğiniz üzere 31 Ekim Halloween'di, yani cadılar bayramı, biz de bu bayramı "korkunç" bir şekilde kutlamak istedik. Bunun için araştırmalarımı tamamladığımda en uygun ve popüler yerin London Dungeon olduğunu gördüm. Biletleri bir hafta önceden aldım ki buna rağmen bireysel alınan biletler tükenmişti,biz kombine bilet aldığımız için bilet bulabildik. Türkiye'den gelen misafirimiz ve eşimle birlikte London Dungeon'ın yolunu tuttuk.Tabii kapıda inanılmaz bir kalabalık, neyseki bizim kombine bilet burada da işe yaradı ve bizi öncelikli girişten içeri aldılar.














İçerisi kapkaranlıktı, beklentimiz giderek artıyordu. İliklerimize kadar korkmayı bekliyorduk tabiki, Halloween için özel şov olması da cabası. Girişte omzunda gerçek farelerle gezen adamı görünce biraz iğrendik, biraz da mutlu olduk beklentilerimizle paralel ilerliyoruz diye. Yavaş yavaş "tiyatrocular" bizi kapılardan içeriye doğru aldı. Her biri eski Londra zindanlarında neler olduğunu yada cadılar bayramının nereden nasıl çıktığını anlatıyordu. Biz heralde şov daha başlamadı diye düşünürken, şovun kendisinin bu olduğunu kabul etmemiz gerektiğini anladık. Orta çağ döneminde büyü yapanlara neler yapıldığını, Jack the Ripper'ı yani nam-ı diğer Karındeşen Jack'in insanları nasıl seçip öldürdüğünü anlatan bir takım şovlarla karşılaştık. İngiltere tarihinin orta çağ dönemini bayağı öğrendik gerçekten ama beklentilerinize uydu mu derseniz kesinlikle hayır... korktunuz mu derseniz, yine hayır!





Giriş ücreti 23 pound, bilgilerinize...Korkmak için gidiyorsanız tavsiye etmiyorum ama yine de farklı bir deneyim.